30 Aralık 2014 Salı

Korktuğumuz Yılanlar, Dokunamadığımız Kurbağalar Hakkında Bir Kitap: Türkiye Amfibi ve Sürüngenleri

Yıllar evvel, hani şu dokunmatik cihazlar sağ elimizi mesken tutmadan evvel hem de, bir Nokia reklamı vardı: Kahramanımız gayet outdoor bir mekanda bir kütüğün -kaya da olabilir- üstüne oturmuş, huzur arıyorken pantolonunun paçasından giren yılan -olasılıkla Lampropeltis triangulum- hepimize "Lan!" dedirtiyor, tüylerimizi de diken diken ediyordu. Tabii ki yılanın ,pantolondan girip ne yapacağını kestiremeyen kahramanımız, telefonuyla İnternet'e bağlanarak yılan hakkında bilgi aramaktaydı. Reklamın sonunu hatırlamasam da aklımda kalan şey, doğadayken çevremizde görebileceğimiz canlılar hakkında bilgili olmamız gerektiğiydi.

İşte bu yazıda bahsedilecek kitap, hem Türkiye'de yaşayan amfibi ve sürüngenler hakkındaki yanlış inanışlarımızı yüzümüze vurup bizleri utandıracak, hem de "Tamam lan tamam, bilmemek değil, öğrenmemek ayıp." diyerek gönlümüzü alacak.

Çoğumuzun korktuğu yılanlar, elimize alamadığımız kertenkeleler, siğil olur diye dokunmaktan kaçındığımız kurbağalar, aslında ne kadar da masum hayvanlarmış.

26 Aralık 2014 Cuma

Dört Dünya Turu, Dört Kitap-4: Macellan'ın İzinde - Hakan Öge

Belki de en zorlandığım şeylerden biri, bir zamanlar okuduğum ve şu an pek bir şey hatırlamadığım kitaplar hakkında yazı yazmaya çalışmak (peh peh peh, havalara gel! Sanırsın Enis Batur!). Mardek'in Seyir Defteri de aynen böyle. Okuduğum ilk "yelkenliyle Dünya turu" kitabı (aslında Sadun Boro'nun Pupa Yelken'i ile başlamalıydım). 

Hakan Öge'yi, Atlas'taki yazılarından tanıyordum. Yamaç paraşütüyle -aslında paramotor, motorlu paraşüt yani- Sinop'tan Anamur'a uçarak rekor kırmış bir maceraperest. Yelkenliyle yaptığı Dünya turunu da ne zaman duydum, ne zaman kitabını aldım da okudum hatırlamıyorum. Zaten kitabı okurken de bir-iki yerin altını çizmek dışında herhangi bir not almamışım. Biraz gümbürtüye gitmiş anlayacağınız. 

Çok geyik yaptım, biraz da kitaptan bahsetsem iyi olacak. Günlük fomatında yazılmış olan Macellan'ın İzinde, en başta "ulen ufacık teknede insan yazacak ne bulabilir ki?" diye düşündürüyor (gerçi Deniz Çingenesi dışındaki üç kitap da bu formattaydı zaten). Ama okumaya başladığınızda, ufacık teknede kocaman bir dünya olduğunu fark ediyorsunuz. 

Kitabı okurken sıkıldım mı? Hayır. Zaten bazı yerlerde günlük yazılar kısalıyor ve her yazı arasındaki zaman farkı da artıyor. Hakan Öge'nin rotası, Panama Kanalı'ndan değil, Güney Amerika'nın güneyinden (Horn Burnu) geçtiği için okuyucuya farklı yerler, farklı kültürler de sunuyor. Zaten kitabın kapak fotoğrafı da Horn Burnu yakınlarından (Ventisquero Buzulu, sf.246). 

23 Aralık 2014 Salı

Uzun Turlarda Müzik: Olmasa da olur, olursa da iyi olur

Nem gittikçe artıyor. Islanıyoruz. Islanıyoruz ıslanmasına da, ne zamandır yapmayı düşündüğümüz ukulele-mızıka düeti, ne nem dinliyor, ne karanlık.

Gökhan abi mızıkasını kabından çıkarıyor. Benim ukulele zaten dünden razı. Bir zamanlar amatörce bir şeyler yapmaya çabalamış iki emekli bas gitarist, şimdi bu ufacık aletlerle ne yapacak? Bilmiyoruz. Ta ki Gökhan abi mızıkaya ilk nefesi verene, ben ukulelenin tellerine ilk darbeyi vurana kadar...

Çok uzun sürmüyor. Yason Burnu'nun sessizliğini yarım saatliğine sabote ediyoruz. Ama ikimize de yetiyor. Sabah çadırlarımızdan çıktığımızda aynı pişmanlık dilimizde: Biz niye dün akşam video çekmedik lan?

O akşamın videosu yok. Merak eden Yason Kilisesi'ne sorabilir, tek şahidimiz o çünkü. 

***

Şimdi size birkaç müzik aletinden bahsedeyim. Gün gelir de, tura çıkacağım amma, nasıl geçirsem boş vakitlerimi, derseniz yardımcı olur diye.


Önce küçükler:

17 Aralık 2014 Çarşamba

Dört Dünya Turu, Dört Kitap-3: Uzaklar - Osman Atasoy

Eralp Akkoyunlu, Deniz Çingenesi'nin girişinde, kitabı yazma hikayesinde Uzaklar'dan "Osman Atasoy'un muhteşem kitabını görünce neredeyse yazmaktan vazgeçmiştim." diye bahsediyor. Pekâlâ, ne kadar muhteşem?


Açıkçası, Eralp baba kitap yazmamak için bahane aramışa benziyor. (Eralp babayı da andık.) Çünkü Uzaklar, "gezi edebiyatı" türünün en fakir örneklerinden, okuyana "ben daha iyisini yazarım!" dedirtecek kitaplardan biri. Kitap o kadar tekdüze ilerliyor ki, okurken kendinize "Acaba bu sefer ne olmayacak?" diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hakan Öge'nin yolda karşılaştığı deniz kızı Sophie'nin Mardek'in Seyir Defteri'ne kattığı ayrı hava gibi, Uzaklar'da da küçük Deniz'in doğumuyla kitap biraz olsun eğlenceli hale gelse bile, bu, kitabın "sürükleyemeyiciliğini" azaltmıyor maalesef. 

Fotoğraflardan da umutlu olmamalısınız bu kitabı okurken. (Allah'ım, ne kadar sıkıcı kitap bu!) Bir ailenin, tekneyle yaptıkları yolculukta çektikleri, insana "Ah o gemide ben de olsaydım!" diye iç geçirtecek, imrendirici fotoğraflar bulamıyorum kitapta.

13 Aralık 2014 Cumartesi

100. Yazı da Böyle Olsun

Bu, Turcubaba'da yayınlanan 100. yazı.

Bugüne kadar binlerce kilometre yol yapıp turlarımızı yazdık. Onlarca kitap hakkında görüşlerimizi paylaştık. Bisikleti niye sevdiğimizi, onun bizim için neyi ifade ettiğini size buralardan aktardık.

Who.is sitesinin dediğine göre alan adını -yani Turcubaba fikrinin ilk ciddi adımı- 17 Temmuz 2013 tarihinde almışız. O tarihten sonra, uzunca bir süre Kötü Yazılımcı Sefa "Tamam abi, kuracağız siteyi, tasarımı böyle olacak, gören şöyle çarpılacak." diye diye bir süre beni uyutmuştu tabii. Belki alan adını alışımızdan evvel de böyle Fadıl-Akgündüzümtrak açıklamalar yapmıştır. Belkisi filan yok ya hu, kesin yapmıştır.


Neyse, pek de çarpıcı olmayan bir temayla açmış bulunduk siteyi. Kötü Yazılımcı Sefa'nın hazır Blogger temasını yutturmasının ardından siteye ilk yazıları yazmaya da başladık tabii. Bu yazıların çoğu gerçekten bilgi vermeye yönelik iken, küçük bir kısmı da sitenin ziyaretçi trafiğini arttırmaya yönelikti (bu da bir itiraf olsun).


Daha sonra, Gökhan abi katıldı Turcubaba'ya. Ardından da Uğur...

Sallan yuvarlan, 100 yazı yazmışız Turcubaba.com'da. Bunların bir kısmını aşağıdaki yazı dizileri oluşturuyor:

11 Aralık 2014 Perşembe

Tonton Dede'den Bir Hafta Sonu Kitabı: "Nereden Geliyorsun? Kuzeyden"

Sulak Bir Gezegenden Öyküler, ne zamandır kütüphanemde durur. Okumuş muydum, okumamış mıydım, bilmiyorum. Yazarı Sargun Ali Tont, bir deniz ekolojisti. Yıllarca sürdürdüğü akademik yaşamının yanında, sıkıcı akademisyenlerden farklı kılan bir yanı da var; o bir tur bisikletçisi! (yani gerçek bir "turcu baba")


Atlas dergisinin birkaç sayısında yazılarına denk geldiğimiz Tonton Dede, 2008 yılında, tur yazılarını bir araya getirip "Nereden geliyorsun? Kuzeyden" isimli kitabı bizlere sundu. Kitapta, onun Türkiye'de ve Amerika'da yaptığı birçok tur hakkında kısa yazılar var. Yalnız bu yazılar, sadece gezilip görülen yerlerle ilgili bilgileri içermiyor. Bir doğa bilimciyle, onun gözlemlerini ve fikirlerini dinleyerek pedal çevirmenizi sağlıyor.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Özgürlük Mızıkacıları

Bahçe kapısı açılır açılmaz koşmaya başladı çocuk. Buram buram çiçek kokuları arasında bir serçe gibi sıçrıyordu. Heyecanından olsa gerek çığlıklarının farkında bile değildi. Kahkülü gözlerine düştükçe var gücüyle üflüyor, başaramayınca eliyle yana yatırmaya çalışıyordu.

Biraz sonra bahçeden dışarı çıktı. Zira dünya daha büyük bir bahçeydi. Koşmaya devam etti. İlk kez katılacağı Hıdırellez etkinliğini çok merak ediyordu. Annesinden zar zor izin alabilmiş, büyük caddeden karşıya geçerken dikkatli davranması konusunda sıkı sıkı tembihlenmişti. Henüz okula gitmemesine rağmen okumayı iyi biliyordu. Hatta ailesindeki herkesin ismini dahi yazabiliyordu!  O artık kocaman bir adam olmuştu.

Toprak yoldan tırmanıp büyük caddeye vardı. Çok fazla araç geçmemesine rağmen dikkatli olması gerekiyordu. Etrafta kimseler yoktu. Hızlı hızlı karşıya geçerken yol ortasında hareket eden bir şey dikkatini çekti. Ürkek şaşkın yanına vardı. Bu bir kara kaplumbağası idi.


Kaplumbağayı yerden alıp tişörtünün eteğine koydu. Bıraksaydı ezilebilirdi. Yolun karşı tarafındaki ayçiçeği tarlasına girip yavaşça yere bıraktı. Burada güvende olabilirdi. Kaplumbağa ise teşekkür edercesine başını kabuğundan dışarı çıkarttı. Uzun uzun birbirlerini izlediler. 

7 Aralık 2014 Pazar

Zaman Yok Etmeden-2: Kayseri Sultan Hanı

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.

Ben de durakladım yerimde. Düz yolda, sıkıcı bir sürüşte, bir hediye gibi çıkmıştı karşıma Sultan Hanı. O an yolumun üstündeki hanları haritaya işaretlemediğime, Kültür Bakanlığının "Anadolu Selçuklu Dönemi Kervansarayları" ansiklopedisinden onlar hakkındaki sayfaları kopyalayıp yanıma almadığıma pişman olmuştum.


Artık çok geçti; bekçinin bildiği, gözümün gördüğü, tabelada yazdığı kadarıyla yetinecektim. Hem mühim olan o handa bulunmak değil miydi zaten?

Önce hanın karşısındaki caminin hana bakan duvarına oturup, içimdeki heyecanı ölçtüm. Yeterli değildi. Zihnimde yüzlerce yıl önceye gittim ben de. İşte o anda hanın önüne bağlanmış develeri, atları, eşekleri gördüm. Şimdi olmuştu; gözüm onları görüyorsa, burnum da koklayacak, ellerim dokunup, kulaklarım duyacaktı. Hazırdım.

6 Aralık 2014 Cumartesi

Nil Yangınoğlu, Hürriyet ve Arakla-Getir Haberciliği

Bisikletle ilgili yazıların medyada yer bulması, bir bisikletçi olarak -ve içeriği beni çok ilgilendirmeyen yarış,performans gibi konular da olsa- beni sevindiriyor. Tabii ki bu yazıları bilgili kişilerin yazmış olması kaydıyla...

Geçen haftalarda bir bisiklet forumunda denk geldiğim yazı, bildiğimiz düşünceleri milyonuncu kez tekrar etse de, bisikletten bahsettiği için ilgimi çekmişti. Bu sabah da aynı yazarın, Nil Yangınoğlu'nun, yol bisikletinde hızlanma ile ilgili bir yazısına daha rastladım. Okumadım. İyi ki de okumamışım. Niçin mi? Yazı her ne kadar Nil Yangınoğlu tarafından yazılmış gibi görünse de, aslında İngiltere'de yayınlanan Cycling Weekly dergisinden alınıp çevrilmişti. Aslında çeviri yapanlara saygı duyarım. Ben de ara sıra bu blogda, yaptığım çevirileri yayınlarım. Ama hepsinde -eğer gözümden kaçmamışsa- kaynak gösteririm.

Nil Yangınoğlu'nun da -ilk bakışta kendisinin yazdığını sandığımız- yazısının kaynak gösterilmeden çevrildiği, kısa sürede Oktay abi tarafından gösterildi. Bir yazıyı "ben yazdım" demek farklı, "ben çevirdim" demek farklı, "ben yazmışım gibi sundum" demek daha farklı.

Çeviri her ne kadar saygı duyduğum ve yapması zor bir iş gibi görünse de, kaynak göstermeden yapılan her çeviri, benim nazarımda saygıyı değil, yergiyi hak eder.

Orijinal yazının kaynağı:


Arakla-getir habercisi Nil Yangınoğlu'nun kaynağı:

5 Aralık 2014 Cuma

Blog Yazarının El Kitabı


Evet, böyle bir kitap var. Aslında sadece blog yazarının değil, Türkçe herhangi bir metin yazanın el kitabı.

Ucuz hem de. 2 lira 40 kuruş.


Dil dediğin, ilginç bir şey tabii ki. Herkes bildiğini savunuyor. Ee, tabii ki hepimiz derdimizi anlatacak kadar hakimiz Türkçeye. Ama bu hakimiyet, söz konusu yazmak olunca esarete dönüşüyor. Dilin katı kuralları, peşinizi bırakmıyor. Siz ondan kaçtıkça, onlar "Lan olm, nesi zor lan? Bağlaç ile iyelik ekini ayırt etmenin nesi zor?" diyor. Biz, yazım kurallarına sıkı sıkıya bağlı okuyucular da, bir adet virgülün esirgendiği cümlelere yanlış anlamlar yükleyip "Ne demek istemiş lan bu?" diyerek  bir cümleyi defalarca okuyoruz.

Pekâlâ haksız bir şikayet mi bu?

1 Aralık 2014 Pazartesi

Zaman Yok Etmeden-1: Denizli Kervansarayı, Keban/Elazığ

Artvin'den dönüyorum. Bu sefer bisikletle değil ama. Yolu biraz uzatarak, Erzurum'dan Erzincan yönüne sapıyorum. Geceyi Erzincan'a varmadan yol kenarındaki benzinlikte geçiriyorum. Hava soğuk.

Sabah olunca Pülümür-Tunceli-Elazığ rotasını izleyeceğim.

Sabah olmak bilmiyor. Kaç kere uyanıyorum hatırlamıyorum. Hava buz. Tulum yetersiz kalıyor hatta.

Neden sonra güneş doğuyor. Sabah oluyor. Aracın kaloriferleri ısınmaya başladığında kendime geliyorum.

Muti Köprüsü'ne vardığımda, girişte bekleyen birkaç tır, bir minibüs ve birkaç otomobil görsem de "Burada sabahlamışlardır." diyerek umursamıyorum.

Askerler yolun mayınlanmış olma ihtimalini açıklıyorlar bana. Yol kapalı. Bana Karlıova yolunu önerseler de ne zamandır merak ettiğim Kemah-Kemaliye-Keban rotasına karar veriyorum oracıkta.

Askerlere kolaylıklar dileyip Erzincan'a çeviriyorum yönümü.

Bu rotaya aşık oluyorum. Hele ki sonbahardaki haline...


İliç'in tozu toprağı, Kemaliye'nin yılan gibi yolları derken Keban'a varmama az kaldı. Barajın kenarına inmeme bir yokuş kala kahverengi bir tabela, bana o güne dek habersiz olduğum bir yapıyı işaret ediyor: Denizli Kervansarayı

Kültür Bakanlığının sitesinde şöyle bir bilgi var Denizli Kervansarayı'yla ilgili:

"Denizli Kervansarayı Keban ilçesinde yer almaktadır. IV. Murat tarafından 1635-1638 yılları arasında yaptırılmıştır.Tek kubbeli mescid, avlu ortasında havuzu, avlu batı kanadında hamamı ve yolcu odaları bulunmaktaydı."*

27 Kasım 2014 Perşembe

Kazalar: Bisiklet Sürücüsü Hataları

Başımıza gelen, irili ufaklı her olumsuz vaka kaza olarak yorumlanabilir. Buna manevi bir anlam yüklersek kader diyebiliriz. Fakat herhangi bir tedbir almayıp, hiç bir uyarıya kulak asmıyorsak bunun adı ne kaza ne de kader olur. Bu bir ; hatadır
!

Bu zamana kadar iki ufak düşüş dışında büyük bir kaza yaşamadım. Bunlar; tramvay rayları  üzerinde fren yapmaktan ve SPD kullandığımı unutmaktan kaynaklanan hatalardı. Her iki olayda da epey eğlenmiştik. Fakat şahit olduğum iki farklı kazada durum bu kadar eğlenceli değildi. 



Şimdi bu kazalar ile "geliyorum" dediği olayları inceleyelim.

23 Kasım 2014 Pazar

Güzel Abilere Methiye-2: Volkan abi ile deniz kayağı ve ötesi

Otelin önündeyim. Telefonumu cebimden çıkarıyorum. Aramakla aramamak arasındayım.

Önceden "keşke tanışabilsem" dediğiniz insanlarla yüz yüze gelmek ne zormuş. Öyle bir gerilim, öyle bir ayakların-geri-geri-gitmesi...

Ne desem acaba? Volkan Bey? Yok yahu, çok resmî olur. Volkan abi? Çabucak samimiyet. Kaşla göz arasında cebime girmiş olan telefonumu çıkarıyorum. S, ş, t, u, ü... V'ye geliyorum. Kaçış yok. Arıyorum. Çalıyor. Üçüncü çalışta "Açmayacak galiba." diyorum. Derken telefonu açıyor, ben söze başlamadan bütün gerginliğimi alan o sözleri sıralıyor:

-Vay, turcubaba! Geldin mi?

Böyle oldu Volkan abiyle gerçek anlamda tanışmamız. Daha evvelden onu şu fotoğrafıyla zihnime kazımıştım:


Altı üstü bir fotoğraf, değil mi?

Değil işte. Bu fotoğraf, öyle bir fotoğraf değil. Yıllar evvel, üniversitede okurken bakıp bakıp hayaller kurduğum fotoğraf bu çünkü. Turuncu bir T3, aynı renkte bir deniz kayağı (o zamanlar bir tane kayak var sanıyordum, dikkatli bakınca üç tane olduğu anlaşılıyor). Hele hele minibüse yaslanmış o adam... Kaç kere onun yerine koydum kendimi, hatırlamıyorum.

21 Kasım 2014 Cuma

Kitap Tavsiyesi - Tanrıların Tahtına Yolculuk

Kış geldi...

Artık çok fazla gezemeyeceğiz, diğer mevsimlerde olduğu gibi...

Gidemediğimiz, belki de hiç gidemeyeceğimiz yerleri gezenlerden dinlemek en iyi çözüm şu sıralar...





20 Kasım 2014 Perşembe

Uzun Bisiklet Turlarında Gözden Kaçanlar-3: Tünele giriyormuşsun, girme!

Başlıkta "tünelde bisiklet süreceğim diye hayatını tehlikeye atan manyaklar"a değil, yolu kısaltmak için tünelden geçenlere seslendim. Duyarlar mı?

Nefise Akçelik Tüneli... Uzun. Upuzun. Bitmiyor yürümekle.

Niye yürüyoruz bu tünel kenarında? Yürümekle bitecek gibi değil. Dışarıda bir olan ses, tünelin içinde bin oluyor. Bir de korna çalan kamyonlar yok mu...


Rotayı iyi tanımadan yola çıkarsan olacağı bu. Dönülmez tünelin ortasındayız. Vakit çok geç. "Yağmurda ıslanmadık kiiii! Ehehehe!" diye kendimizi kandırarak ilerliyoruz. Esaretin Bedeli'ndeki gibi, tünelin sonunda şekilli pozlar varip yağmuru yüzümde hissediyorum. Bir daha bir tüneli yürüyerek geçmek mi? Uzak olsun!

13 Kasım 2014 Perşembe

Merak ve berisi

Merak etmeyince her şey ne kadar da güzel. Oturmak mesela. Herhangi bir yeri, herhangi bir şarkıyı, herhangi bir kitabı, merak etmeden oturmak... Arada bir kan dolaşımını sağlamak için hareket etmek, konforlu bir "boş boş oturma" seansı için yeterli.


11 Kasım 2014 Salı

Büyük Kapışma : V Fren vs Disk Fren



Bisiklete yeni mi başlıyorsunuz?

Amacınız genelde kara yollarını kullanarak uzun turlar yapmak mı?

Fren seçimi konusunda kafanız mı karışık?

Lütfen böyle buyurun, bu yazı tam olarak sizi ilgilendiriyor... 




9 Kasım 2014 Pazar

Decathlon Hediye Çeki Nasıl Kullanılır?

Ekleme: Bu yazı eskimiş olabilir. Decathlon'un İnternet sitesi tasarımı değişmiş olabilir. Ne zamandır bahsi geçen siteden alışveriş yapmadım, sitede hediye çeki kullanmadım.

***

Decathlon, yaptığınız her alışverişte bir lira puan vererek, her 500 liralık alışverişinizde 10 liralık hediye çeki kazanmanızı sağlıyor.

Alışverişinizi yaptınız, hediye çekinizi kazandınız. E-posta adresinize, çekinizle ilgili bilgiler geldi.

Günler geçti, e-posta adresinizde Decathlon'dan gelen e-postayı bulamadınız veya "Önemsiz" kutusuna düştüğü için hiç göremeden silindi.

Günler geçti, Decathlon'un İnternet sitesinden alışveriş yapacaksınız ancak hediye çekinizin kodunu bulamıyorsunuz.

Pekâlâ, bu hediye çekinizi, internetten yapacağınız alışverişlerde nasıl kullanacaksınız?

7 Kasım 2014 Cuma

Köylü Gören Masum Uzaylılar

      Kısa bir süre önce bisiklet turculuğu ile ilgili blogları incelerken, bir yazının alt başlığı oldukça dikkatimi çekmişti. "Köylüler ile Diyalog Yöntemleri" adlı bu başlık altında, tur boyunca karşılaşabileceğiniz yurdum İnsanı ile nasıl iletişim kurabileceğinize dair bilgiler verilmiş.

        *Usulca yaklaşıp Merhaba deyin.
        *Elinizi boynundan dolandırıp gıdısını okşayın.
        *Hâlâ işe yaramadıysa ona bir kurabiye verin.

      İçerik her ne kadar böyle olmasa da, bu tarz bir üslup ile yazılmış bu yazıyı esefle kınadığımı belirtmek isterim. Şayet birileri çıkıp , size toplumun farklı bir kesimiyle nasıl konuşacağınızı öğretmeye kalkıyor ise burada büyük bir sorun var demektir.

      Yaralanan arkadaşımıza pansuman yapan Mehmet amca, eşarbı ile yarısını saran Ayşe teyze, özel mülküne izinsiz girdiğimiz halde bize kızmayıp hurma ikram eden Hasan dayı, çadır için yer sorduğumuzda "Ne çadırı  be ya köy Binamız var bizim!" Diyen Ömer ağa ve yatağımızı elleriyle hazırlayan Muhtar emmi ile diyalog kurmak için hiç bir çaba sarf etmedik. Onlar bildiğimiz Mehmet amca ve Ayşe teyze idiler. Her ne kadar birileri Kezban diyerek aşağıladığını zannetse de...

      Bazı şeyleri ne çabuk unutuyoruz. Köylü milletin efendisidir!

6 Kasım 2014 Perşembe

Bir çizimin düşündürdükleri


Çizimden anlamam. Ancak bazıları var ki, bir şeyleri hatırlatır ya da hayal ettirir.

Bakıyorum. Bir suratı olmayan bu çizime kendimi rahatlıkla yerleştirebiliyorum. İyi kayakçı olduğumdan değil, bulunduğum yerin o çizimdeki herhangi bir yer olmasını düşlediğimden.

4 Kasım 2014 Salı

Tutmayın Küçük Enişteyi: Bisikletli protestolar, anlaşılma çabası, anlaşılamama ihtimali

Bak baştan söylüyorum, bunlar benim kendi fikirlerim. Ne bisiklet konusunda bir otoriteyim, ne de herhangi bir topluluğa karşı kinim var. Sadece bir bisikletçiyim.

***

Yıllarca İstanbul'da yaşadım. Nüfustan ulaşıma kadar her şeyin iyice boka sarmaya başladığı, bu ülkemsi şehrin benim için çekilmez olduğu evre, üniversite tercih sonuçlarının açıklanmaya başladığı zamana denk geliyordu. Şanslıydım, Meram Ekspresi'yle, gerçek bir bisiklet şehri olan Konya'ya gitmek gayet ucuzdu. Gittim, okulu bitirdim. Bisiklet sürmeye başladım. Birçok şehirde bisiklet sürdüm, binlerce kilometre yol kat ettim. Ama İstanbul hâlâ berbattı benim için. Avcılar'dan Yenikapı'ya bisikletle varabilmek için Azrail'e nanik yapmak gerekiyordu. 

Yıllar geçti, ben İstanbul'u sevemedim. "Abi İstanbul süper yea!" diyenlere de hiçbir zaman hak vermedim hâliyle. Orada yaşayanları Masai Mara'da hayatta kalmak zorunda olan otoburlar gibi gördüm.

31 Ekim 2014 Cuma

İnceleme: Wedze Neopren Destekli Kar Kayağı Maskesi

Geçen kış kullandığım ince maskeyi kaybedince yeni bir kar maskesi arayışına girdim.

Aradığım özellikler şunlardı:

-Yüzü soğuktan iyi korumalı, sıcak tutmalı
-Kumaşı ve dikişleri kaliteli olmalı, esnekliğini yitirmemeli
-Ter tutmamalı

Araştırırken ilk adresim Decathlon oldu. Özellikle kayak maskeleri dikkatimi çekti. Tamamen soğuk havaya yönelik olduklarından, kendimi garantiye almak istedim biraz da.

Kayak maskelerinden biri özellikle dikkatimi çekti. Neopren ağız koruması, süratli sürüşlerde daha iyi koruma sağlayabilirdi.

http://www.decathlon.com.tr/yarim-kar-maskesi-yetikin-id_8011839.html


Ağız kısmındaki havalandırma deliklerinin tempolu sürüşte yetersiz kalabileceğini düşünsem de, bu maskeyi sipariş ettim. Elime ulaştığında, kalın kumaşının ve dikişlerinin kalitesinin tatmin edici olduğunu düşündüm. Tabii ki bunların kalitesini zaman gösterecek.

30 Ekim 2014 Perşembe

Ölen 18 İşçi ve Halay Çeken Bisikletçiler İroni midir?

Yazıyı yazmak için çok geç kalmamalıydım, zira duygularımın yoğunluğu üzerinden zaman geçtikçe azalıyor...

29 Ekim 2014

Uzun zamandır doğaya akma isteğim vardı, kendime de çok zaman ayıramıyordum. Cumhuriyetin 91. yıl dönümünün tatil olmasını fırsat bilerek sabah erken saatte yola koyuldum rota yoktu 100 km yol yapıp evime dönecektim ama bir sorun vardı; yoğun sis...

Şehirlerarası yol tehlikeli olacaktı, yön değiştirdim şehir içine doğru...

Bisikleti aldığım ilk andan itibaren takip ettiğim, ismini vermek istemediğim bir ekip de Anıtkabir'e Ata'yı ziyarete gidiyordu takıldım onlara...

Not -1-
Aslında bu tarz grupları pek sevemedim açıkçası, bunun sebepleri bu blogta Yusuf'un yazılarında gizli, merak eden okuyabilir...

http://www.turcubaba.com/2014/09/vazgecilemeyen-bir-bisikletci-smarklg.html

28 Ekim 2014 Salı

Altın Boğa Film Festivali hakkında düşünceler

Artvin'i severim. Ne zaman ona gitsem, bana, hoş geldin, dercesine bir sürpriz hazırlar. Altı ay evvel Tunç Fındık'la tanışmamı sağlamıştı mesela. Son gidişimde de hazırlamıştı sürprizini. Her ne kadar sadece ilk gününe katılabilmiş olsam da, bu Artvin'de düzenlenen bir festivalin geleceği için umutlanmama yetti.

Geçtiğimiz hafta (20-24 Ekim 2014 tarihleri arasında) Artvin'deydim. Bir arazi çalışması için bu küçük şehre vardığımda her yere asılmış olan afişler dikkatimi çekti. "Ulan!" dedim (kendime karşı tavrım serttir, lanlı lunlu), "Yine eğlenceli zamana denk geldik!".


Artvin Belediyesinin hazırladığı bu festivalde ilk senenin amacı -konuşmalardan anladığım kadarıyla- ödül vermek veya film yarıştırmak değil, insanlarda film sinema sanatına karşı bir kültür oluşturmaktı. Afişler, tanıtım, festivalin logosu; her şey gayet güzel ve emek harcandığı belli olan ayrıntılardı.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Güzel Abilere Methiye-1: Gökhan abi ile Karadeniz yolları

Gökhan abi habersizce çeker fotoğrafınızı!
Ne zamandır uzun turlarda kimlerle iyi geçinebileceğimi düşünüyorum. Tura çıkamayınca insanın zihni bir şekilde bisikletle, turla, kampla bağlantı kuruyor. Aslında yapmam gereken şey son derece basit: Kimsenin dikkat etmediği küçük ayrıntıları gözlemlemek. Anlamadınız değil mi? Durun biraz daha açıklayayım.

Etrafınıza bir bakın. Arkadaş çevrenize mesela... Kimse sizin söylediklerinizi gerçekten -ama gerçekten diyorum bak- dinliyor mu? Yoksa sizin söylediklerinizin bitmesini bekleyip sözün kendisine geçmesini mi bekliyor? "Aaa, ne bu şimdi?" demeyin! Dikkat edin sadece! Ufak -çok ufak- bir ayrıntı daha: Arkadaş grubunuzla sohbet ederken bir arkadaşınız sözünüzü kesti. Sizin sözünüzün yarım kaldığına dikkat edip de "Sen bir şey diyordun, yarım kaldı." diyecek kadar dikkatli ve düşünceli kaç arkadaşınız var? Benim bir, evet evet, sıfırdan sonra, ikiden önce gelen sayı, bir! Kim mi? Ali Gökhan Alptekin tabii ki!

"Ya deli misin arkadaş!" mı dediniz? Garip mi geldi bu fikir? Siz de sözünü kestiğiniz arkadaşlarınızı, lafı ağızlarında öylece bırakan düşüncesiz insanlardansınız öyleyse. Bu bir "peşin hüküm" değil, yıllardır az-çok arkadaş edinmiş bir insanın -ben oluyorum o- gözlemi. Ve her gün tekrarlanan bir gözlem... Hiçbir arkadaşınızı -gerçekten- önemsemiyorsunuz belki de. Bir kere olsun onlara, bu son derece küçük mutluluğu, sözü-kesilmiş-insana-söz-hakkını-geri-kazanma mutluluğunu yaşatın. Küçük bir ayrıntı işte. İnsan ilişkileri önemli. Hele uzun bisiklet turlarında...

26 Ekim 2014 Pazar

Dağ Bisikletiyle Eğlenceli Bir Günün Ardından...

Gündem karışık. Sokak ortasında öldürülen 3 asker, karmakarışık Güneydoğu sınırları, Beşiktaş'ın UEFA kupasında aldığı galibiyetle yaşanan kısa süreli toz pembe dönem... Elbette gündemi takip ediyoruz ancak bu bir gezi blogu ve belki de insanlar buraya gündemden biraz olsun sıyrılmaya geliyor. 

Ne zamandır güzel, okuması zevkli bir blog yazısı yazamadım. Ee, benim gibi tatlısu turcuları için sezon bitti. Bundan sonra yollarda göreceğiniz turcular, ya sağlam adamlardır, ya da ne zaman tura çıkacağını kestiremeyen acemi gezginlerdir...

Son bir haftam, Artvin'de geçti. Artvin'e karşı ayrı bir ilgim var. Bu ilgide hem insanların sıcaklığının hem de doğal güzelliklerin payı var. Belki de Artvin'e olan aşkımı anlatacak uzun bir blog yazısı yazmalıyım.

***

Bugün Elazığ'daki birkaç bisikletçi arkadaşımla güzel bir bisiklet turu yaptık. Bir süredir Bisiklet Federasyonu İl Temsilcisi Aziz Kılıçkara'nın Elazığ'da düzenlemeyi planladığı bisiklet yarışı için rota araştırması yapıyoruz. Bugün ilk ciddi adımı atarak bisikletlerimize atlayıp bu rotada sürmeyi, varsa rotanın eksiklerini ve fazlalarını görmeyi istedik. 

Harput'ta başlayan turumuzu yine orada bitirecek şekilde, tartışarak planlamaya çalıştık. Sonunda ortak bir karara varamadık. Zaten öyle bir amacımız da yok gibiydi. Pertek'teki rotadan aklımızda kaldığı kadarıyla, ona benzer bir rota çıkarmayı düşünüyorduk. Hem patika, hem Mars yüzeyi, biraz asfalt... 

23 Ekim 2014 Perşembe

Akşamın Sürprizi: www.castles.nl

Aslında bu siteyi "Külliyat" sekmesi altına koymalıydım. 
Engüzekkapı Kalesi'ni fethedemeyişimden sonra içime bir şeyler oturdu. Her üç google aramamdan biri Engüzekkapı Kalesi! 

Her ne kadar kaleyi fethedememiş olsam da, onun sayesinde güzel bir siteye denk geldim:  http://www.castles.nl/

Sitede birçok ülkeden onlarca kalenin fotoğrafı ve kaleler hakkında kısa bilgiler mevcut. Hatta sitede en çok kalesi bulunan ülkelerden biri de Türkiye!


Hatta bir de facebook sayfası var: https://www.facebook.com/pages/Castlesnl/164922166878361


22 Ekim 2014 Çarşamba

Başarısız Bir Kale Fethinden Öğrendiklerim


Kahverengi tabelaları severim. Hele ki tabelanın bulunduğu yerden rahatlıkla görülebilecek kadar yakın yerlere yönlendiriyorsa beni... Engüzekkapı Kalesi de böyle çıktı karşıma.


20 ekim akşamı. Havanın kararmasına bir-iki saat var. Yüksek kaya duvarların arasında yılan gibi kıvrılan yollar, karşıma zorlu bir kale çıkarıyor: Engüzekkapı Kalesi.

Kaleleri oldum olası sevmişimdir. Özellikle restore edilmemiş olanlar, bir zamanlar onlara hakim olanların bıraktığı ve doğanın acımasız şartlarından bu günlere ulaşabildikleri halleriyle daha bir ilgi çekicidirler benim için. Hele ulaşılması da zorsa, öyle bir kışkırtır ki insanı! Ona ulaşabilmek için harcanan çaba mı, yoksa ona ulaştığında etrafı bir komutan edasıyla seyretmenin verdiği gurur mu ayartır beni bilmem. Bildiğim, kalelerde adı konmamış bir şeylerin beni hep kendine çektiğidir. 

Kaleye çıkan belli bir patika yok. Ayakkabılarım da oraya çıkmak için uygun değil. Ama kale "Gel!" diyorsa durmak olmaz. Durmadım ben de.


Sanki yıllardır bacaklarımı kullanmamışım. Niçin bu kadar çabuk yoruldular? Durmak yok! Şunun şurasında yüz metre ya var ya yok. O kadar ihtiyarlamadık daha!

19 Ekim 2014 Pazar

Kars-Trabzon Bisiklet Turu, 5. Gün: Ankara'nın Bağları, Artvin'in yolları

Neredeyse yarım sene geçmiş üzerinden Artvin'e aşık oluşumun, Ardahan'dan nefret edişimin.

***

Gecenin bir körü varmıştık Artvin'e. Şansımız varmış ki şehir merkezine tırmanmak üzereyken Çoruh Üniversitesinin misafirhanesine denk geldik de, 6 kilometrelik bir "gece tırmanışı"ndan kurtulduk.

Sabah olunca planımızı yapmıştık: Merkezden araç kiralayıp, araziden numune toplayacağız. Ama misafirhanedeki hesap çarşıya uyarmı hiç? Artvin'in turizm haftasına denk gelmişiz! Hem de tam gününe. Bugün Tunç Fındık, kaya tırmanışı yapacakmış, ardından da topluca bir kanyon turu. Biz de arazi programımızı bir gün daha erteleyip sabah dokuzda Artvin Belediyesinin önünde, elimizde meyve suları ve poğaçalarla beklemeye başladık.

Vadiye gitmeden şunu da belirteyim, tur yazılarımın Ardahan kısmında bahsetmiştim, bir sloganı vardı Artvin'in: Turiste saygı varsa, turizmde kaygı yoktur! Gerçekten de öyle. Yanınızdan geçen insanla göz göze gelmeniz yeterli. O ilk bakışta sizin Artvinli olmadığınızı, siz de ayak üstü bir sohbetin başlayacağınızı anlıyorsunuz. İşte böyle. Açıklama bu kadar.

Araçlar belediyenin önüne dizildi. Karakurum'da 80 Gün kitabını severek okuduğum Tunç Fındık'la tanışacaktık. Araçlar hareket etti. Haydi bakalım.

Dar bir vadide araçtan indik. Kireçtaşı duvara dözenmiş rotayı tırmanacak olan Tunç Fındık'ın hazırlıkları tamam. Tırmanış başlıyor.



17 Ekim 2014 Cuma

Geçen yine Sarıoğlan'dayım...

Biçerdöver ekinleri biçip döveli çok olmamış. Çadırın içinde her hareket edişimde sapların çıtırtılarını duyuyorum. Gece karanlık, böcekler gürültücü. Kaç kilometre oldu evden ayrılalı? Bin? İki bin? Sarıoğlan kasabasına yolum nasıl düştü? Buraya varmadan evvel böyle bir kasaba var mıydı? Ben göreyim diye mi var oldu koca kasaba?

10 Ekim 2014 Cuma

Hafif Çadır Denemesi: Tarp gibi, değil gibi

Merhaba arkadaşlar,

Benim gibi tatlı su turcuları için tur sezonu hafiften kapanıyor. Ben de önümüzdeki sezon için hem rota hem de malzeme hazırlıklarına başladım haliyle.

Bugün, ne zamandır takip ettiğim İnternet sitesi www.dogayakacis.com'da bir yazı okudum. Linki aşağıda:

http://dogayakacis.com/2014/09/23/neden-tarp-kullanmaliyim/

Yazıyı okuduğunuzda "Sahiden, bu çadırı niye taşıyorum ki?" diyorsunuz (yani ben demiştim.). Uygun fiyatlı bir tarp için sipariş versem, elime geçmesi birkaç haftayı bulur. O halde eldeki malzemelerle bir deneme yapmalı.

Benim elimdeki en uygun malzeme, Quechua 2 Seconds. Hem iç katmanının kolaylıkla sökülmesi, hem de kulay kurulumu ile, "Aman içeri böcek girip de tadımızı kaçırmasın!" anlayışının haklı olup olmadığını deneyeceğim.

Quechua 2 Seconds (iç ve dış katmanlar, kazıklar, tümleşik poller, ipler): 2.4 kg
Sadece dış katman, ipler, iki kazık ve poller: 1.2 kg

Çadırın ağırlığını yarıya indirdik. İç katmanı sökünce ideal şekli bozulan dış katmanı iki yan ve iki uçtan çakarak ideal şekle getirmek gerekiyor.

Çadır hakkında fikir vermesi için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz:




4 Ekim 2014 Cumartesi

Hafta sonu Sivrice'yi gökyüzünden izledik

Merhaba arkadaşlar,

3 Ekim 2014'te, Sivrice Hazarbaba dağından yamaç paraşütü uçuşlarımızı yaptık. Öğleden sonra yaptığımız uçuşlar sorunsuz gerçekleşti.

Hazarbaba'ya çıkış
Taşlık yoldaki sürüş pek konforlu olmasa da uçuş heyecanıyla yolculuğun nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İki sefer çıktığımız Hazarbaba'dan, ilk önce Kenan Şaksu, Veli Şen ve Osman Mıhçıokur uçtu. İkinci seferde ise önce ben, sonra Veli Şen, en son da Kenan Şaksu uçuşlarımızı gerçekleştirdik.

3 Ekim 2014 Cuma

30 Eylül 2014 Salı

Vazgeçilemeyen Bir Bisikletçi Şımarıklığı: Duyarlılık, farkındalık, aktivizm, gereksiz işler

Lan! Bu ne yapay bir duyarlılık, bu nasıl bir bugünkimeçatayımcılık, bu nasıl bir hakkımıarıyorumağzınızasıçıyorumculuk.

Sen sürme ablacım. Sen bisiklet sürme. Sen bisikleti yanlış anlamışsın çünkü. Çünkü senin amacın bisiklet sürüp rüzgârı kulaklarında hissetmek değil. Senin amacın günün stresini bisiklet üzerinde atmak da değil. Senin amacın yapay bir hak arayışı, bağırarak haklı olma çabası, biraz haklıyken bariz hatalı olmak, senin amacın türlü ibnelik. Senin amacın bisiklet sürmek değil anlayacağın. Sen her gergin ortamda birilerine lâf sokan kadınsın, tanıyorum seni. Her yerdesin çünkü. Sevimsizsin. Otobüste sana yer vermeyen çocuğu azarlayan da sensin. Uçak inecek kadar geniş yerde, tek eğlencesi hafta sonu deniz gören bir yerde oturup çayını demleyip mangalını yakmak olan insanların birazcık huzuruna da el koymak. Çünkü sen bisikletlisin ablacım. Haklısın yani. İnsan şikâyet etmeyi sever çünkü. Şikâyet ederken birilerini itin götüne sokmaya bayılır. İşte o denizin kenarında biraz huzur arayan insanları da mutsuz ettin. Bisiklet yolunun hayal olduğunu, milletin orada yürümekten vazgeçmeyeceğini anlayamadın. Anlayamayacaksın da.


Bisikleti bile insanları aşağılayıcı! (Şaka lan, ciddiye almayın!)
Neyse ablacım. Sen uzaklarda haklı haklı sür bisikletini. Ama gün gelir de bisiklet üzerindeyken araba çarpar da ölürsem sen beni böyle duyarlılıklarına, farkındalıklarına alet etme tamam mı? Sana malzeme olmak istemiyorum ben çünkü.

29 Eylül 2014 Pazartesi

1. Pertek Dağ Bisikleti Yarışı 27-28 Eylül 2014

Bu hafta sonu, Tunceli'nin şirin ilçesi Pertek'te düzenlenen 1. Pertek Dağ Bisikleti Festivali'ndeydik. Elazığ'dan yaklaşık 20 kişiyle katıldığımız festivalde, bir arkadaşımız da üçüncülük elde etti.

Pertek feribotunda

Isınma turları
Osman hoca

Konuşmalar

Start verilmeden

Yarışçılar terlerken biz de çay içiyoruz

Ödüller





26 Eylül 2014 Cuma

Amatör Belgesel Denemesi-1: Hazırlık aşaması

Merhaba arkadaşlar,

Bugüne dek birçok bisiklet turu yaptım. Çoğunu hem bu siteden hem de facebook ve bisikletforum gibi siteler üzerinden paylaştım. Bu turlarda görselliğe önem vermeye çalıştım. Bunu çoğu zaman fotoğraflar üzerinde, bazen de videolar yoluyla sizlere aktardım.


Bildiğiniz gibi, yollardaki Türk turcuların sayısı gün geçtikçe artıyor. Serkan Taşdelen'den sonra iyice ivme kazanan bu artış, Gürkan Genç gibi öncülerle altın günlerini yaşıyor. Bisikletçileri takip eden insanların sayısı artıyor, bunun sonucunda daha çok insan bisikletine atlayıp yollara düşüyor, tur için malzeme araştırıyor, inceleme yazıları yazıyor, rotaları tanıtıyor, sponsor bulup turlar yapıyor.

Yollardaki turcuların sayısındaki artış, İnternet aleminde blog yazan, facebook sayfası açan, forumlarda tur yazısı paylaşan bisikletçi sayısına da yansıyor. Artık yollarda karşılaşan turcular, birbirlerine telefon numarasından önce "Blogun var mı?" diye soruyor.

19 Eylül 2014 Cuma

Birazcık da Çeviri: Tur Bisikletçiliği mi, kano turculuğu mu?


Çeviri: Yusuf Kargınoğlu

Geçtiğimiz yaz iki farklı macera yaşadım.

Bunlardan ilki Ontario Gölü kıyısında yaptığım bir bisiklet turu, ikincisi ise Algonquin Bölge Parkı'nın güney kesiminde altı günlük bir kano gezisiydi. İkisi de son derece etkileyiciydi. Şu an düşündüğümde, ikisini rahatlıkla kıyaslayabilirim.

İki tur da temel olarak kamp malzemesi ve diğer ihtiyaçların taşınması noktasında birbirine benziyor. Ancak aralarında bu yazıda bahsedeceğim birçok fark da bulunuyor.*

Bisiklet sürerken, büyük oranda bacaklarınızı kullanırsınız. Kanoda ise bacaklarınıza, kürek çekeceğiniz göle/akarsuya eşyalarınızı ve kanonuzu taşırken iş düşer. Kürek çekerken de vücudunuzun üst kısmını kullanırsınız.

Kano gezimizi, günlük ortalama 5 kilometre ekipmanları taşımak ve 20 kilometre kürek çekmek olarak planlamıştık. Bisiklet turum ise günlük 120 kilometreden fazla yol kat etmekten oluşuyordu.

18 Eylül 2014 Perşembe

Dört Dünya Turu, Dört Kitap-2: Deniz Çingenesi - Eralp Akkoyunlu

Sıradaki kitap bir dünya turu kitabı değil sadece. Cesur bir adamın, yıllar boyunca kurduğu bir hayalin nasıl gerçekleştiğini, nasıl fibergalasa, ahşaba bürünüp tekne haline geldiğini gösteren bir anı defteri.

"Başlarken" kısmında şöyle diyor Eralp Akkoyunlu:

"Bana dün gibi geliyor ama Yosun'un yapımına başladığımdan beri 30 yıl geçmiş.Denize ineli 22, dünya turuna çıkalı 18, ilk turu tamamlayalı 11 yıl olmuş. O zamandan beri Yosun'un öyküsünü kitap olarak toplayıp yazmak bana zor geldi. Yelken dergilerine verdiğim birkaç yazı ve bir iki röportajla yetindim. Yosun'u yapmayı da, onunla okyanuslara açılmayı da daha çok kendimi tanımak, kim olduğumu anlamak güdüsüyle yaptım. Denizde, özellikle uzun yollarda yalnız olmayı yeğledim. Türkiye'ye ayakbastığımda (tam anlamıyla) Sadun Boro'nun kucağına düşmeseydim, kimseler geldiğimin ve gittiğimin farkında olmayacaktı."

Deniz Çingenesi'ni Sadun Boro'nun ısrarıyla yazdığını söyleyen Eralp Akkoyunlu, "Marangozluk" bölümünde sözlerine şöyle devam ediyor:

15 Eylül 2014 Pazartesi

Dört Dünya Turu, Dört Kitap-1: Pupa Yelken - Sadun Boro

22 Ağustos 1965 ...

Sadun Boro, kitabına bu tarihle başlıyor. Eşi Oda ile "Vira bismillah!" dedikleri günün tarihiyle...

Sonraları onlarca -belki de yüzlerce- kişiyi Dünya denizlerine yola çıkmaya teşvik edecek bu kitap, aslında "deniz sevdalılarının kutsal kitabı". Sadun Boro, dünya turu ve Pupa Yelken hakkında şunları söylüyor:

"Bu neşriyatın en önemli yanı ise, denizle hiçbir ilgisi olmayaninsanlarımıza denizcilik tohumlarını aşılamış olmasıdır. Zaten "Pupa Yelken"i kaleme almamın esas gayesi gençlerimize,dünyanın en güzel kıyılarına sahip olan yurdumuzun insanlarına denizi sevdirmek, onları engin ufuklara yelken açmaya teşvik etmekti."

Bu yönüyle görevini lâyıkıyla yapmış, hatta bir efsane olmuştur Pupa Yelken. Her yelkenliyle dünya turu kitabında adının geçmesi boşuna değil!

423 sayfalık kitabın anlatımına geçmeden, elinize aldığınızda size hissettirdiklerinden bahsetmek lâzım. 27*19 cm ölçülerindeki kitap, 423 sayfadan oluşuyor. Aralara serpiştirilmiş fotoğraflar, sizi de bu turun bir parçası yapıyor. Ayrıca sayfalara iki kolon halinde yerleştirilmiş yazılar okumayı kolaylaştırıyor. 2. hamur kağıt da gözü daha az yoruyor. Kitabın sonunda ise, bu tur boyunca yayınlanmış gazete haberleri bulunuyor. Kitabın arka sayfalarında bulunan yelkenli terimleri sözlüğü ise, anlamadığınız yerde yardımınıza koşuyor.Yani bu kitabı okumamak için herhangi bir bahaneniz yok. En büyük sürpriz ise, Boro çiftinin dünya turunda kaydettikleri çeşitli seskayıtlarını içeren bir CD'nin kitaba eklenmiş olması. Bu kayıtlar, Sadun Boro'nun kibar anlatımı ve Oda Boro'nun eğlenceli Türkçesiyle daha da zevkli hale geliyor.

11 Eylül 2014 Perşembe

Biraz gün batımı, biraz manzara: Harput-Beşoluk-Erbildi turu


Elazığ'ı özlemişim. Sefa'yı da... İki ay sonra bir araya gelince uzun süredir dağınık evlerimizi toplamaya karar vermiştik. Ne plan ama! Bütün hafta erteleye erteleye hafta sonuna kalan bu plan, pazar günü gelip çattığında o kadar anlamsız görünmüştü ki! "Zorlamanın alemi yok, hafta içinde hallederiz." diyerek belirsiz bir tarihe ertelemiştik temizlik işini. Bu sorunu da atlattıktan sonra, bisikletle keyif turu yapmamızın önünde herhangi bir engel kalmamıştı.


Bisikletleri minibüse yükleyip Harput'a çıkmamız bir saat sürmemişti. Bugün "keyif turu" atacağız. Harput'a bisikletle çıkmaya kalkışıp günü zehir etmemek gerek. Yanımıza bir buçuk litrelik sular, birkaç paket bisküvi alıp yola çıktığımızda saat 3'ü çoktan geçmişti. Amacımız daha evvel gitmediğimiz Deve Mağarası'nı görüp dönmekti. Belki Deve Mağarası'nı göremedik ama, yokuşun çekiciliğine kapılıp üç köy gezdik.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Verilere Köle Olmak: Strava, Runtastic, MapMyRide filan

Başlarken şunu bilin: Bu yazıyı yazan kişi, akıllı telefonlardan, süper aplikasyonlardan, kalan şarjın yüzde ile ifade edilmesinden nefret ediyor. GPS verilerini GPS cihazı ile kaydediyor, fotoğrafını fotoğraf makinesi ile çekiyor, telefon görüşmelerini tuşlu bir cep telefonuyla yapıyor. Bisiklet sürdüğünde, bisiklet sayacının sunduğu veriler ona yetiyor. Ayrıca, bu tür uygulamaların hedef kitlesinin kendisi gibileri -zaten- kapsamadığını biliyor. Sadece "Neden kullanmıyorsun?" diyen olursa diye, hazırlık amaçlı yazılmış bir yazı.

"Abi Strava diye bi' uygulama var, süper!"

Burada bitse iyi. Durmuyor Strava övgüsü. Strava'nın maharetleri bitmiyor anlatmakla. Kaydediyor, karşılaştırıyor, bilgisayara aktarıyor... Kız istemeye gitse, eli boş dönmez. Öyle süper!

5 Eylül 2014 Cuma

Bir film tavsiyesi-1: The Truman Show

"Aaa, bu da nereden çıktı? Tur bisikleti diye başladı, deniz kayağına yatay geçiş yaptı, şimdi film öneriyor!" derseniz üzülürüm. Çünkü bu film ne bir Recep İvedik gereksizliğinde, ne de Avatar yapmacıklığında. Hatta duruma göre Into the Wild'ı bile sollayabilir.


***

Bu filmi ilk izlediğimde bisiklet turlarıma başlamış mıydım? Hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, bir an durup "Lan, sahiden, yapmamız gereken tek şey, sadece çalışıp para kazanmak, evden işe, işten eve geçip giden bir hayatı yaşamak mı?" diye düşündüğüm. İşte filmin bütün numarası bu!

Gelelim filmin hikayesine... Truman Burbank, şirin bir kasabada yaşamaktadır. Sıradan bir işi, düzenli bir hayatı vardır. Her sabah kalkar, işine gider, işinden gelir. Görünüşte her şey yolundadır. Ancak Truman, bir şeyin farkında değildir: Yaşadığı hayat, tamamen sahtedir! Doğumundan beri, binlerce kamerayla donatılmış bir film setinde, milyonlarca insanın izlediği bir reality-show'un baş kahramanıdır.

4 Eylül 2014 Perşembe

Binlerce, dijital, değersiz: Bilin bakalım nedir bu?

Teknoloji ne çok şeyi öldürmüş. Zamanında radyoda çalan bir şarkıyı, kasete kaydetmek için saatlerce beklerdik. Çok uzakta değil, ben çocukken. Mesela fotoğraf makineleri 36 poz fotoğraf çekmenize müsaade ediyordu. Bu yüzden, kimse tek başına fotoğraf çektiremezdi çoğu zaman Herkes bir araya toplanır, fotoğraf makinesi bir kurbana teslim edilir, herkes güler, fotoğraf çekilirdi. Gözünüz kapalı çıkabilirdiniz. Hatta fotoğraf yanabilirdi de. Eliniz boş, kalakalırdınız öyle.

Zıplayalım bugüne. Bir hafıza kartı 16 gb, bir fotoğraf 4 mb. Bu da, binlerce fotoğrafı, bir hafıza kartında muhafaza edebilirsiniz demek oluyor. Binlerce... Bu durum, fotoğrafın değersizleşmesine, dönüp bir daha bakmayacağınız ama geri dönüşüm kutusuna yollamaya da kıyamayacağınız sanal bir çöplük oluşmasına sebep oluyor.

Zamanında çektiği fotoğraflardan bir türlü kurtulamayan biri olarak kendime daha eğlenceli bazı yollar seçtim. Şimdi onları anlatayım.

28 Ağustos 2014 Perşembe

Uzun Bisiklet Turlarında Gözden Kaçanlar-2: Pimi Çekilmiş Maden Suyu

Ben gram hesabı yapan turculardan değilim. Gittiğim yerde bulamama endişesi yerine 4-5 tane ufak kutu salçayı alıp çantama koyar, günlerce taşırım mesela. Biz buna"Akira Kato Ekolü" diyoruz.

Bisikletimi acımasızca yüklerken, "Eşek gibi taşırım, kral gibi yaşarım!" diyorum tabii ki. Bu, kimilerine yorucu görünse de, bana son derece mantıklı geliyor. (tabii ki Akira Kato kadar abartmamak şartıyla!)