16 Temmuz 2014 Çarşamba

Bir Bisiklet, Bir Kano: Batık Şehrin Kuşları (1. Gün)

Sürekli gezi-tozu planları yapmaya başlayışım herhalde bisiklet almamla aynı döneme denk geliyor. O güne kadar eli cebinde, boş boş yürüyen biriyken, bir bisiklet satın almak... Aslında çok radikal bir kararmış. Birden heveslenip, saman alevi misali sönebilirdim de. Şükür ki öyle olmadı.

Ne zamandır aklım bir karış havadaydı zaten. Günde elli kilometre kürek çekip çekemeyeceğimi, römorkumun kanoyu Van Gölü'ne sağ-salim götürüp götüremeyeceği, eldeki kanoyla uzun tur yapılıp yapılmayacağı... Aslında bu soruların bir kısmının cevabını geçtiğimiz hafta sonu (12-13 Temmuz 2014) biraz da olsa buldum gibi. 

Bir işi yapmadan onun provasını yapmak, hazırlıksız işe girişip de her şey ters gidince onu yeniden yapmaktan daha az sıkıcı. Hatta ne sıkıcısı, eğlenceli be! Bisikletin arkasına kanoyu bağlayıp kilometrelerce sürmek, sonra bir o kadar da kürek çekmek, sonra yüne pedal, yine yokuş... Şüphesiz ki insanoğlu televizyonu bunlardan bihaber insan için üretti.

İstanbul'a gittiğimde AndOutdoor ve Decathlon'dan eksik ekipmanlarımı almıştım. Dry bag -nasıl desem, kuru çanta olur mu-, daha kullanışlı bir can yeleği, yeni bir vidalı-kartuşlu ocak... Hem sadece kano turu için değil, bisiklet turları için de gerekliydi bunlar. 

Eksik malzemem kalmamıştı. Cuma gecesinden hepsini karşıma dizip bir saat izledim. Bu sadece Hazar Gölü turu için değil, belki Van gölü için, belki de Keban-Karakaya baraj gölleri için yapılmış bir hazırlıktı aynı zamanda. Kim heyecanlanmaz ki?



İyi bir uyku... Kapanmıyor ki gözler! Uyu olm, uyu lan! Yarın yorulacaksın bak. Neyse, dur uyudum gibi...

12 Temmuz Sabahı

Saat beş, hava güzel, kuşlar ötüyor. bir şeyler yapmak için belki de en uygun saatler. herkesin uyuduğu bir vakitte senin bir hayalini gerçekleştirmen... İyi ki geceden hazırlığımı yapıp malzemeleri aşağıya indirmişim. Şimdi hazırlanıp yola çıkma vakti.


Saat 6:20'de ilk pedalı bastım. En son Pertek Kalesi'ne çıkmıştım kanoyla. Şimdi bir batık şehir, bir göl ve bir de heybetli dağ beni bekliyor.

Rotamı çizerken Elazığ'da şehir içine ve emniyet şeridi olmayan yollara girmeyecektim. Çevre yolu üzerinden Bingöl sapağına, orada da Diyarbakır yolundan Sivrice'ye ulaşacaktım. Sivrice'den önceki Kinederiş rampası ise -herhalde- en zorlu kısım olacaktı. Ee, Konya-Aksaray yolu değil ki bu, elbette biraz yokuş olacak.

Saat 7:00'de çevre yoluna vardım. Emniyet şeridi bir şerit genişlikte. Zaten yol da boş.


Güneş tepede sayılır. Ah şu yaz günleri... Bol bol terletecek bir hava, sıcak, daha sabahın köründe boğmaya başlıyor insanı. Ama tek başına olmanın tadı bambaşka. Şarkı söylediğinde "Sus lan karga!" diyen yok, "Hacı ben yoruldum yahu, accık durak hele!" diyen yok.



Erden Eruç'a hayranım. Belki de her yere kendi gücümle gitmek isteyişime -ki bunu her bisikletçi, her paraşütçü, her yürüyüşçü ister- en büyük desteği Erden Eruç sağlıyor. Öyle bir araç düşünün, kendiniz kolayca tamir ediyor, kaldırıp taşıyabiliyorsunuz. Bisikletin ne kadar muhteşem bir taşıt olduğu ortadayken, onu sadece "çocuk oyuncağı" olarak tanımlayanlar çok şey kaybediyor.



Bingöl sapağına geldiğimde daha ısınmamıştım bile. Şimdiye kadar harcamadığım her kaloriyi Kinederiş rampasında tüketeceğim. Bekle beni hayın yokuş!



Han Duvarları şiirini okuduğum an herhalde bir şeyler değişmişti hayatımda. Belki de bana gezip tozma isteğini aşılayan şey o şiirdi. Şehirleri, köyleri saatte 100 kilometre hızla, kaçarcasına geçmek değil, gördüğün ilginç bir şeyi, bir insanı, bir yapıyı, bir ağacı dakikalarca, izleyerek incelemek... Dışarıyı televizyon seyreder gibi klimalı araçta oturarak izlemek değil, sıcağı da, soğuğu da sonuna kadar hissederek, terleyerek, kuruyarak izlemek... 3D ve ötesi!

Elazığ'a ilk gelişimde, hafta sonunu Sivrice'de geçirmeye karar vermiştim. O zaman asfalt çalışması Sivrice'nin oradaydı. Şimdi neredeyse Bingöl sapağına kadar ulaşmışlar. Yol yine kaymak gibi.



Ve rampa başlıyor. Aslında arkada kano taşımanın tam dolu bir heybe taşımaktan farkı yok.



Tren yolculukları,keyif almasını bilen için bulunmaz bir nimettir. Konya'da okurken İstanbul'a sıkıcı otobüslerle gitmektense Meram Ekspresi ile gitmeyi tercih ederdim. Aslında en başlarda fiyatı uygun diye treni seçen ben, yıllar geçtikçe tren yolculuğu için fırsat kollar oldum. Ama gel gör ki senelerdir beklediğim fırsat çıkmadı karşıma. Şimdi mazotluları uzaktan seyrediyorum. Aslında bir gün trene atlayıp Malatya'ya gitsem ne iyi olur.


Tren uzaklaşırken ben de yokuşu kaldığım yerden tırmanmaya başlamıştım. Aslında ön bagajları bulabilseydim onları yükleyip maşaya takacak, böylece römorkun yükünü azaltacaktım, olmadı. Kamyon gibi yüklemiş oldum römorku.

Tepeye yaklaştıkça acıkmaya başlamıştım. Bir mola daha verip tırmandığımda, gölü görmüştüm.



Aslında her şey o görüntüyü gördüğümdeki heyecan içindi. Eee, bir de Sivrice tabelasıyla poz vermek lazım, değil mi?



İlk adım neredeyse tamam. Son birkaç kilometreyi de aşıp Fırat Üniversitesinin göl kıyısındaki tesislerine varmıştım. Yapmam gereken, kanoyu uygun şekilde yükleyip kürek çekmeye başlamaktı.



Sonunda, ne zamandır hayalini kurduğum Hazar Gölü turuma başlıyordum. Önümde masmavi bir göl, bir de batık şehir vardı. İlk hedefim, kıyıdan ilerleyerek batık şehri keşfetmekti. Öncesinde buraya birkaç dalış yapılmıştı.


Şimdi, bir zamanlar insanların yaşadığı, sonra sulara gömülen bu gizemli şehre yaklaşıyordum. Heyecana gel vatandaş!


Yaklaştıkça kuşların dikkatini çekmeye başlamıştım. Aslında kuş pisliği kokusu daha dikkat çekiciydi. Batık şehrin kuzeydoğusundaki ada, bölgedeki martıları yumurtlayabileceği tek güvenli yer. Bundan dolayı adada kuş sesi eksik olmuyor. Zaten adaya çıkmaya niyetim de yok.



Efsaneye göre, bu şehirden geçen hamile bir kadın, biraz yiyecek istiyor ve şehrin sakinleri "Patron yok bacım." diyerek onu kovuyorlar. Kadın da "Kalbimi kırdınız eşşoleşşekler!" diyor. Belki içinden beddua etmiştir, bilemiyorum. Köy ertesi gün mesai saati bitiminde sulara gömülüyor. Bu da böyle bir efsane işte.

Şimdi batık şehirde sizi ufak bir gezintiye çıkarayım.






Son olarak da bir video paylaşayım.


Batık şehirden ve kuş pisliği kokusundan uzaklaşırken, sıcak iyice bastırıyordu. Buna bir de yanlış şapka seçimim eklenince, kızarmak çok kolay tabii ki.


Sivrice, tren yolunun birkaç kola ayrıldığı bir makas noktası. Üç kola ayrılan tren yolları, foğunun farklı noktalarına gidiyor. Geneli yük trenleri oluşturuyor. Verdiğim bir mola esnasında ise yolcu trenini yakalıyorum.



Gölün gezin tarafında bir ada daha var. Bu adayı da martılar işgal etmişti. Tabiii ki yine gürültü ve kokudan durulmuyordu.



Gezin'e yaklaştıkça yorgunluğum artmıştı. Bitmek bilmeyen kilometreler, susmayan kuşlar...

Akşam, güneşim batmasına az bir süre kala, Gezin kıyılarına varmıştım. Tam bir tatil kasabası olan Gezin, Sivrice'ye göre daha serbest bir yer. Gezin ve çevresinde yazlıkların bol olmasından kaynaklanıyor bu durum.


Bu arada Decathlon'da satılan Arpenaz 2'yi de deneme fırsatı bulmuştum buturumda. Quechua T2'ye göre 1 kilogram daha hafif olan bu çadırın kurulumu T2 ile aynı. Bisikletçilere hitap eden bu çadır, benden geçer not aldı.

İlk gün yaptığım mesafeler şu şekilde:

Bisiklet:

Max. hız: 50,7 km/s
Toplam sürüş: 3 saat 39 dakika
Toplam mesafe: 43,83 kilometre
Ortalama hız: 12 km/s

Kano:

Toplam mesafe: 19,8 kilometre
Ortalama hız: 4,5 km/s

İkinci günün yazısı da yakında gelecek!

4 yorum:

  1. Gene dopdolu bir tur olmuş, zaten sen nereye gidersen git arkandan bizde gidip bi turluyoruz oraları fotoğraflarla çekimlerle. Yalnız çıkılan turlar da tam kafa dinlemelik. Bazen yeniden başlayabilmek için gereklidir gücü sağlıyor. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yalnız çıkılan turlar tedavisi olmayan bir hastalıktır Sefa, sen de bilirsin bunu :) Teşekkür ederim güzel yorumun için.

      Sil
  2. zevkle,heyecanla okudum.
    devamini yayinlamanizi dileriz.
    kano olayi gercekten cok farkli bir konsept olmus. tebrikler.
    iyi seyirler,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ,Yorumunuz için teşekkür ederim. Zaten iki günlük bir turdu, devamı bir-iki gün içinde gelecek :)

      Sil