11 Temmuz 2014 Cuma

Kars-Trabzon Bisiklet Turu, 4. Gün: Ardahan'dan Kaçış

Ne geceydi ama! Hafiften ılık pansiyon sahibi, kirli pansiyon, sokaktaki rahatsız edici bakışlar, tekere yama yapmak için bally sorduğum bi-milyoncunun "Ne yapacaksın baliyi?" sorusundaki ima...

Neyse, yepyeni bir gün, yepyeni bir şehir! Ardahan'dan kaçış! Bekle bizi Artvin!

Sabahleyin altıda, uyandık bir uykudan,
Gidiyoruz Artvin'e, gözün aydın Ardahan!



Sabahın altısında yola çıkmıştık. Artık nasıl bir "Ardahan'dan kurtulma" isteğiyse... Ben ki her lokmamı 70 kere çiğnerim, o sabah hiç çiğnemeden yuttum börek dilimlerini. Ardahan'da işimiz kısa sürsün ki hemen lacivert üzerine kırmızı çapraz çizgili Ardahan tabelasını görelim.

Tabii kurtulmak öyle kolay değil. Önce Erzurum tarafına birkaç kilometre gidiyoruz yannışlığınan. Lan virüs gibi şehir anasını satayım! Bi çekil git olm, bi kaybol lan! Sevmedik olm seni işte! Tabelaları niye saklıyon bizden? Bırak gidek yolumuza!

Neyse, sonunda yolumuzu buluyoruz.



Aslında Ardahan, coğrafi olarak güzel bir şehir de, insanında yazılımsal hatalar mevcut. 1.0.1 sürümünde giderilir inşallah. Ben bunları düşünürken bilin bakalım ne gördük!



Kapalı bir havada Ardahan'dan uzaklaştıkça Artvin'e olan merakımız arttı. Arttı artmasına da, arkadaş bu yokuş nasıl bir yokuş? Ucu görünmüyor!

Adında meymenet yok, neyin güzel Ardahan?
Biraz su, birazcık ot, yok başka bir numaran!


100 kilometre kalmış. Şu yokuşu here bir aşalım da...

Bölgede su sıkıntısı yok. Her yer otlak, her yer sulak. Biz yokuşu tırmanırken solumuzdaki ufak dere "Ben buradayım, Ardahan'dan aklınızda ben kalayım sadece!" diyordu.


Aslında belli bir ritm yakaladığınızda yokuş çıkmak -yavaş olsa da- gayet zevkli. Hava da güzelse... Hele bir de her pedalda Ardahan'dan uzaklaşıyorsanız...


Artık sağımızda-solumuzda kar yığınları görünmeye başladı. İşler ters gitmese, sağ salim şu geçit -adı her neyse artık- arkamızda kalsa... Artvin il sınırı tabelasını görsek!


Hava soğudukça kıyafetlerimizi biraz daha kış şartlarına uyduruyoruz. Önce üst -az çalışıp az ısındığı için-, sonra da alt -sıcaklık artık iyice düşüp bacaklar ısısını koruyamadığı için- tarafı korumaya alıyoruz.


Artık güneş görünmüyor. Nereye gitti lan bu hemen? En lazım olduğu anda hem de! Yolun sonu bulanık. Nerede şu "Ebenizin-örekesi-geçidi" tabelası!


Veee... Şortla çıktığımız yolda kar yağıyor! Ağzımız yüzümüz yamuldu. Ardahan bize son oyununu oynuyor. Yakınlardan gök gürültüleri geliyor. Rüzgar o kadar soğuk ve şiddetli ki kar taneleri yatayla 10 derece açı yapıyor.


En iyisi yol kenarına sığınıp karın durmasını beklemek. Ne demiş Mahmut Tuncer?
"Kar gördüm kaydım
Kaymaz olaydım!"


"How to survive in Ardahan"


Etrafta ne bulduysak ateşimize yakıt oluyor. Aslında Ardahan'ı ateşe verip izlemek lazım ya, neyse.


Kar biraz dinince ufak bir aralıktan güneş görünüyor. İşte o anda, az evvel yağan kar buharlaşmaya başlıyor. Film seti gibi ortam!


Çoğilginç değil mi aga? Dünya değil lan burası. Ardahan diye bir gezegen. Artvin'e hiçbir zaman ulaşamayacağız gibi, hep dönüp dolaşıp Ardahan'a varacakmışız gibi.


Neyse canlar. Bizimki de umut işte, yola çıkıyoruz yine. Ama göz gözü görmüyor. Ama uzaklarda bir yerlerde bir Ardahan var. Ona sövüyoruz bir yandan.


Sonunda! Gözüm nerelerdeydin sen, özlemişiz. Havası suyu güzel Artvin!


Kutsal topraklara adım attık. Havada bir değişiklik yok. Artvin de pek misafirperver değil. Olsun lan, Ardahan'dan kötü olamaz ya! Az ileride adını bilmediğimiz bu gizemli geçit bize kendini tanıtıyor: Çam Geçidi!


Artık Şavşat'a doğru akacağız. Neredeyse sürekli iniş.


Yolu yağmurluk gibi hava geçirmeyen bir kıyafetle inmek gerek. Yoksa donup bir tarafa devrilmek olası. Daha gencim lan ben. Manzara çok güzel. Sisli seviyeden aşağı indiğimizde çam ağaçları "Merhaba!" diyor.


Benim abi hafiften AGD olmuş. Toparlanmaya çalışıyor. Hava ısındı, kar yok.


Bir geçidi daha atlatmış olmanın huzuruyla yolumuza devam ediyoruz. Ediyoruz da, tabelalar pek moral vermiyor. 84 ne olm? Hala mı 84!


Arada bir yerde yemek yedik. Laşet miydi neydi adı. Zaten yemek yiyebileceğiniz başka yer yok.


Şavşat'ı hiç durmadan geçiyoruz. Ama Şavşat Kalesi'nin fotoğrafını çekmeyecek kadar da eşek değiliz.


Şavşat'tan sonra ili yanı dik, ortasından çılgın bir nehrin aktığı vadiye giriyoruz. Yol kenarlarında, yakında bu vadinin canına okuyacak olan barajların gölet sınırlarının, gövdesinin yerini belirten tabelalar var. İnşaatların ne zaman başlayacağı yazmıyor. Onlar inşaata başlamadan biz vadinin son halini size gösterelim.


Artık günün sonuna yaklaşıyorduk. Güneş vadi duvarlarının ardına geçince pedallara biraz daha fazla asılmamız gerekti.

Barajlar, barajlar...


Son tabelalar. Hava kararıyor. Gök turuncu, yer turuncu...


Bir noktadan sonra fotoğraf çekmedim. Güneş bizi erkenden terk etti. Simsiyah gecede, yol çizgilerini takip ederek tırmandık da tırmandık. Arada bir yerde çay içtik, sonra yine tırmandık. Karanlık bastıktan sonra insan daha bir umursamaz oluyor. Yer siyah, gök siyah...

Tek hatırladığım, saatelerce çıkıp, dakikalarca indiğimiz. Hepsi şu görüntüyü görmek için:


Artvin çok ilginç bir şehir. Yamaca halı gibi serilmiş. Şehrin eteğine vardığımızda şehir merkezini orada sanmıştık. Merkeze varmak için adres sorduğumuzda üniversiteli bir arkadaş "6 kilometre tırmanacaksınız." dediğinde kenardaki bankamatiği yerinden söküp çocuğun kafasına defalarca indirmişim. Bankamatikten dökülen banknotları toplayan ahali ayağımın altındaki 100 lirayı çekerken dengemi kaybedince kendime gelmişim.

Allah'tan üniversitenin misafirhanesi 500 metre uzaktaydı da, şehir merkezine tırmanmaktan kurtulduk. Adres sorduğumuz çocuktan da haber alamadım bir daha. Umarım iyidir.

1 yorum:

  1. Merhaba,
    On porta taktıgınız çantalar arka için aslında. Onde sorunsuz olarak duruyorlar mı ? Onerır mısınız? Son gezinizde cantalar degısmıs gıbı geldı bana ama..

    YanıtlaSil