28 Ekim 2014 Salı

Altın Boğa Film Festivali hakkında düşünceler

Artvin'i severim. Ne zaman ona gitsem, bana, hoş geldin, dercesine bir sürpriz hazırlar. Altı ay evvel Tunç Fındık'la tanışmamı sağlamıştı mesela. Son gidişimde de hazırlamıştı sürprizini. Her ne kadar sadece ilk gününe katılabilmiş olsam da, bu Artvin'de düzenlenen bir festivalin geleceği için umutlanmama yetti.

Geçtiğimiz hafta (20-24 Ekim 2014 tarihleri arasında) Artvin'deydim. Bir arazi çalışması için bu küçük şehre vardığımda her yere asılmış olan afişler dikkatimi çekti. "Ulan!" dedim (kendime karşı tavrım serttir, lanlı lunlu), "Yine eğlenceli zamana denk geldik!".


Artvin Belediyesinin hazırladığı bu festivalde ilk senenin amacı -konuşmalardan anladığım kadarıyla- ödül vermek veya film yarıştırmak değil, insanlarda film sinema sanatına karşı bir kültür oluşturmaktı. Afişler, tanıtım, festivalin logosu; her şey gayet güzel ve emek harcandığı belli olan ayrıntılardı.


Festivalin hem adını, hem de logosunu, Artvin'in meşhut boğa güreşlerinden almıştı. Merak ettiğim boğa güreşlerini belki de bir dahaki gelişimde izleyebilirim. Artvin'in sürprizlerinden sual olunmaz.

Ve, festivalin açılış günü gelip çattığında, Çoruh Üniversitesinin misafirhanesinden bisikletimle çıkıp Artvin'in yılan gibi yokuşlarını yavaş yavaş tırmanmaya başladım. Hem doğa filmlerini hem de Artvin'i sevmenin verdiği heyecanla şehir merkezine nasıl vardığımı bile anlamadım. Öğle vakti vardığım şehir merkezini biraz turlayıp yemeğimi de yiyerek gösterimlerin yapılacağı salona yöneldim.

Festival hakkında bilgi veren kitapçıkta filmler de kısaca anlatılmıştı. Dört kategoriye ayrılan filmlerin her biri ilgi çekiciydi. Ancak kitapçıkta ufak bir ayrıntı, ayrıca yüzümü güldürdü. Aktif olarak yapmaya gayret ettiğim iç spor (yamaç paraşütü, tur bisikletçiliği ve kayak) ile ilgili üç filmin, festivalde "Genç" kategorisi altında gösterilecek olmasından, hala çok genç olduğumu anlıyorum!

Salonda yerimi aldığımda, karşılaştığım boş koltuklar, beni ufak da olsa bir hayal kırıklığına uğrattı. Açıkçası Artvin gibi doğayla iç içe olan bir şehirde, en azından salonun yarısını doldurabilecek kadar izleyici olabileceğini tahmin etmiştim gelirken. Ancak fotoğraflarda boş koltukların görünmemesi için yol bulunmuş, lise öğrencileri akın akın salonu doldurmaya başlamıştı. En azından açılış gününde koltuklar dolu olacaktı. Ben de gürültücü liselilerin arasında lise yıllarıma biraz olsun geri dönmüştüm bu sayede. Protokoldekiler, her zamanki gibi asık suratlı insanlardı. Ben ise birbirinin saçını çeken, tartışan, didişen liselilerin arasında mutluydum. Gülmeyi gençler biliyordu çünkü.

Sağda, ayakta duran, elinde kitapçık tutan kişinin oradayım, ha-ha!
Protokol de yavaş yavaş yerini almaya başladığında ışıklar söndü. Önce filmlerin fragmanları, gösterildi, sonra da belediye başkanı ve vali konuşmalarını yaptılar. Özellikle belediye başkanının şu sözüne hak vermemek elde değildi:

"Eğer bir doğa filmleri festivali yapılacaksa, bunun yeri Artvin olmalıydı."


Gösterimler başladı. İlk film, benim çok hoşuma giden, Şehirden Zirveye (City to Summit) isimli filmdi. Bir baba ve oğlunun Almanya'nın en yüksek zirvesine tırmanışlarını anlatan bu film, her ne kadar Türkçe seslendirmesi kötü de olsa, benden tam not aldı. Ardından gösterilen 10 Yaşındayken Ne Yapıyordunuz isimli kısa film de gayet zevkliydi.

İlk gün böyle bitmişti. Film gösterimleri sırasında salonu boşaltmak için yarışan izleyiciler filmlerin tadını biraz kaçırsa da, Artvin'e yakışan bir festival olmuştu. 

Tabii festivalde -az evvel neşemi kaçıran- bir eksiklik de vardı. Onu da anlatmadan geçmeyeyim.

Açılış konuşmalarında, festivalin son günü, bir sinema duayeninin de söyleşisi olacağı söylenmişti. Kimdi bu duayen? Orası belirsizdi. Ben de ya Türkan Şoray'dır, ya Kadir İnanır'dır diyerek pek de ilgi göstermemiştim (tamam, onlar da duayen ama...). Ve az evvel, Artvin Belediyesinin Facebook sayfasından festivalin gala fotoğraflarına bakarken suratım asıldı. Yeşilçam'da çoğunlukla yan rollerde tanıdığımız, benim de hayranı olduğum, Yılmaz Köksal, festivalin konuğu olmuştu!

Filmlerini her zaman zevkle izlediğim, en karizmatik bıyık-saç-gülüş üçlüsünün sahibine çok yaklaşmış, ancak organizasyonun eksikliği yüzünden onunla karşılaşamamıştım! Yeşilçam için küçük ama benim için büyük olan bu ayrıntıyı da anlatmış oldum böylece. Bir dahaki sefere böyle eksikliklerin yaşanmamasını temenni ediyorum. Bir Yılmaz Köksal vak'asını daha kaldıramam lan ben!

Şimdi, geleyim fikirlerime. Artvin'i zaten çok severim. Bir doğa filmleri festivalinin bu şehre ne kadar yakıştığını söylememe zaten gerek yok. Her sene düzenlenmesini umduğum bu festivali merak ve ilgiyle takip edeceğim. Belki ilerleyen zamanlarda, kendi çektiğim bir amatör filmle bile katılabilirim. Bu benim için çok zevkli bir tecrübe olur. Du bakalım hele. Bunun yanında, Tunç Fındık'ın "Dağların Dağı: K2" belgeselinin festivalde yer almasını isterdim. Hatta Tunç Fındık da konuk olarak davet edilebilir, festivale olan ilgi de böylece artırılabilirdi. Ayrıca, Artvin'in bazı eksikleri de festivalde dile getirildi. Bunlar, tam donanımlı bir sinema salonu ve yetersiz olan konaklama imkanları. Bunların da yerel yönetimlerin hayretleriyle aşılacağı belirtildi.



Son olarak, Artvin'in kendine has bir film festivali olmasıçok güzel. Devamının gelmesini ve Artvinlilerin festivallerine daha çok ilgi göstermesini temenni ediyorum (bunu belediye başkanı mı benden duydu, ben mi ondan duydum bilmiyorum ama, düşüncelerimiz aynı).


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder