22 Ekim 2014 Çarşamba

Başarısız Bir Kale Fethinden Öğrendiklerim


Kahverengi tabelaları severim. Hele ki tabelanın bulunduğu yerden rahatlıkla görülebilecek kadar yakın yerlere yönlendiriyorsa beni... Engüzekkapı Kalesi de böyle çıktı karşıma.


20 ekim akşamı. Havanın kararmasına bir-iki saat var. Yüksek kaya duvarların arasında yılan gibi kıvrılan yollar, karşıma zorlu bir kale çıkarıyor: Engüzekkapı Kalesi.

Kaleleri oldum olası sevmişimdir. Özellikle restore edilmemiş olanlar, bir zamanlar onlara hakim olanların bıraktığı ve doğanın acımasız şartlarından bu günlere ulaşabildikleri halleriyle daha bir ilgi çekicidirler benim için. Hele ulaşılması da zorsa, öyle bir kışkırtır ki insanı! Ona ulaşabilmek için harcanan çaba mı, yoksa ona ulaştığında etrafı bir komutan edasıyla seyretmenin verdiği gurur mu ayartır beni bilmem. Bildiğim, kalelerde adı konmamış bir şeylerin beni hep kendine çektiğidir. 

Kaleye çıkan belli bir patika yok. Ayakkabılarım da oraya çıkmak için uygun değil. Ama kale "Gel!" diyorsa durmak olmaz. Durmadım ben de.


Sanki yıllardır bacaklarımı kullanmamışım. Niçin bu kadar çabuk yoruldular? Durmak yok! Şunun şurasında yüz metre ya var ya yok. O kadar ihtiyarlamadık daha!

Tuttuğum kaya kopuyor. Ya da ben hep kopmaya meyilli kayaları buluyorum. Kaleye yaklaştıkça onun azameti artıyor. "Bu kale benim olacak!" diyorum kendime; içimdeki Şişko Nuri bedenimi yavaş yavaş ele geçiriyor.

Az kaldı, çok az. Bu kaleye de hayalî bir Turcubaba bayrağı dikeceğim. Böylece Turcubaba Krallığı'na Pertek Kalesi'nden sonra ikinci kaleyi kazandıracağım!


Neredeyse kaleye dokunacağım. Ama... O da ne! Kalenin girişini gördüğümde, bayrağı katlayıp cebime koyuyorum. Eee Yusuf, kale bu, alışveriş merkezinin tuvaleti değil! 


Ama yine de denemeden dönmüş olmamak için bir girişimde bulunuyorum. Olacak gibi değil. Hele ayağımdaki koşu ayakkabılarıyla, hiç! Aklımdan en kötü senaryolar geçiyor, bir metre uzağımdaki kayaya basmayı planlarken. Düşüyorum,bacağımı kırıp çığlıklar içinde yuvarlanıyorum. Çığlıklarımı kimse duymuyor. Üç gece sonra, iki köylü inlemelerimi duyuyor. Şükür ki elime kışlık bisiklet eldivenlerimi geçirmişim. Kaç kez ellerimi yaralanmaktan kurtardılar. 


Birkaç fotoğrafla yetinmek zorundayım şimdilik. Kalenin içini hâlâ merak ediyorum. Bu merak, o kalenin girişine tırmandığım ana kadar devam edecek. 


Dağcıların anlattığına göre iniş her zaman çıkıştan daha zor olurmuş. Bisiklet gibi değil yani. İnişe başladığımda bunun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bir kere dirseğini, birkaç kere de kıçını kayalara vurmuş başarısız bir fatih olarak arabaya ulaştığımda, ter içinde kalmış tişörtümü değiştirip kana kana su içiyorum. Kaleyi fethedemesek de çanağı sapasağlam geri getirdik. Çanak önemli.

Gelelim öğrendiklerime...

-Koşu ayakkabısıyla dağa taşa tırmanmamak lazım. Sonuçta çanağı çatlatabilirsiniz.


-Eller, bir düşme anında yerle ilk temas eden uzuvlar (Çanaktan da evvel!) Eldiven giymeli.
-Yalnızsanız böyle heyecanların peşinde koşmamalısınız. Kendimden biliyorum.
-Hiçbir kale, çanağınızdan daha mühim değil. Çanak gözümüzün nuru.

Bir dahaki fetihte muvaffak olmak arzusuynan, gendinize iyi bahın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder