17 Ekim 2014 Cuma

Geçen yine Sarıoğlan'dayım...

Biçerdöver ekinleri biçip döveli çok olmamış. Çadırın içinde her hareket edişimde sapların çıtırtılarını duyuyorum. Gece karanlık, böcekler gürültücü. Kaç kilometre oldu evden ayrılalı? Bin? İki bin? Sarıoğlan kasabasına yolum nasıl düştü? Buraya varmadan evvel böyle bir kasaba var mıydı? Ben göreyim diye mi var oldu koca kasaba?


Cırcır böceklerine bu adı kim vermişse, en ufak çıtırtıda uyanan insanlardan olmalı. Neden sesli böcek değil? Ya da öten böcek? O nasıl bu böceklerin gürültüsünden uyuyamamışsa -bu kısım benim tahminim-, ben de uyuyamıyorum. Belki de uyumak istemiyorum. Gözümü kapattığımda uykuya dalacak, zank diye ertesi güne geçeceğim çünkü. Sonra yine akşam, yine uyku... Eninde sonunda bu tur, ütülü, temiz çoraplı, günaydınlı bir pazartesi sabahına bağlanacak. Ama gün Sarıoğlan'daki kadar aydın, Sarıoğlan'daki kadar özgür olmayacak.


Sarıoğlan'da gün nasıl doğacak? Gökyüzü sadece güneşe mi ait olacak, yoksa güneş hiç ortaya çıkmayıp bulutların arkasına mı saklanacak? Düşünüyorum. O kadar çok düşünüyorum ki, binlerce gecedir olduğu gibi, fark etmeden uykuya dalıyorum.

Kapıdan biri giriyor sonra. Kim olduğu önemli değil, beni Sarıoğlan'daki çadırdan kaldırıyor çıkarttığı sesle. Çalışırken uyuyunca böyle oluyor. Günlerden perşembe. Ne zamandır tur hayali kurmamışım anlaşılan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder