30 Aralık 2014 Salı

Korktuğumuz Yılanlar, Dokunamadığımız Kurbağalar Hakkında Bir Kitap: Türkiye Amfibi ve Sürüngenleri

Yıllar evvel, hani şu dokunmatik cihazlar sağ elimizi mesken tutmadan evvel hem de, bir Nokia reklamı vardı: Kahramanımız gayet outdoor bir mekanda bir kütüğün -kaya da olabilir- üstüne oturmuş, huzur arıyorken pantolonunun paçasından giren yılan -olasılıkla Lampropeltis triangulum- hepimize "Lan!" dedirtiyor, tüylerimizi de diken diken ediyordu. Tabii ki yılanın ,pantolondan girip ne yapacağını kestiremeyen kahramanımız, telefonuyla İnternet'e bağlanarak yılan hakkında bilgi aramaktaydı. Reklamın sonunu hatırlamasam da aklımda kalan şey, doğadayken çevremizde görebileceğimiz canlılar hakkında bilgili olmamız gerektiğiydi.

İşte bu yazıda bahsedilecek kitap, hem Türkiye'de yaşayan amfibi ve sürüngenler hakkındaki yanlış inanışlarımızı yüzümüze vurup bizleri utandıracak, hem de "Tamam lan tamam, bilmemek değil, öğrenmemek ayıp." diyerek gönlümüzü alacak.

Çoğumuzun korktuğu yılanlar, elimize alamadığımız kertenkeleler, siğil olur diye dokunmaktan kaçındığımız kurbağalar, aslında ne kadar da masum hayvanlarmış.

26 Aralık 2014 Cuma

Dört Dünya Turu, Dört Kitap-4: Macellan'ın İzinde - Hakan Öge

Belki de en zorlandığım şeylerden biri, bir zamanlar okuduğum ve şu an pek bir şey hatırlamadığım kitaplar hakkında yazı yazmaya çalışmak (peh peh peh, havalara gel! Sanırsın Enis Batur!). Mardek'in Seyir Defteri de aynen böyle. Okuduğum ilk "yelkenliyle Dünya turu" kitabı (aslında Sadun Boro'nun Pupa Yelken'i ile başlamalıydım). 

Hakan Öge'yi, Atlas'taki yazılarından tanıyordum. Yamaç paraşütüyle -aslında paramotor, motorlu paraşüt yani- Sinop'tan Anamur'a uçarak rekor kırmış bir maceraperest. Yelkenliyle yaptığı Dünya turunu da ne zaman duydum, ne zaman kitabını aldım da okudum hatırlamıyorum. Zaten kitabı okurken de bir-iki yerin altını çizmek dışında herhangi bir not almamışım. Biraz gümbürtüye gitmiş anlayacağınız. 

Çok geyik yaptım, biraz da kitaptan bahsetsem iyi olacak. Günlük fomatında yazılmış olan Macellan'ın İzinde, en başta "ulen ufacık teknede insan yazacak ne bulabilir ki?" diye düşündürüyor (gerçi Deniz Çingenesi dışındaki üç kitap da bu formattaydı zaten). Ama okumaya başladığınızda, ufacık teknede kocaman bir dünya olduğunu fark ediyorsunuz. 

Kitabı okurken sıkıldım mı? Hayır. Zaten bazı yerlerde günlük yazılar kısalıyor ve her yazı arasındaki zaman farkı da artıyor. Hakan Öge'nin rotası, Panama Kanalı'ndan değil, Güney Amerika'nın güneyinden (Horn Burnu) geçtiği için okuyucuya farklı yerler, farklı kültürler de sunuyor. Zaten kitabın kapak fotoğrafı da Horn Burnu yakınlarından (Ventisquero Buzulu, sf.246). 

23 Aralık 2014 Salı

Uzun Turlarda Müzik: Olmasa da olur, olursa da iyi olur

Nem gittikçe artıyor. Islanıyoruz. Islanıyoruz ıslanmasına da, ne zamandır yapmayı düşündüğümüz ukulele-mızıka düeti, ne nem dinliyor, ne karanlık.

Gökhan abi mızıkasını kabından çıkarıyor. Benim ukulele zaten dünden razı. Bir zamanlar amatörce bir şeyler yapmaya çabalamış iki emekli bas gitarist, şimdi bu ufacık aletlerle ne yapacak? Bilmiyoruz. Ta ki Gökhan abi mızıkaya ilk nefesi verene, ben ukulelenin tellerine ilk darbeyi vurana kadar...

Çok uzun sürmüyor. Yason Burnu'nun sessizliğini yarım saatliğine sabote ediyoruz. Ama ikimize de yetiyor. Sabah çadırlarımızdan çıktığımızda aynı pişmanlık dilimizde: Biz niye dün akşam video çekmedik lan?

O akşamın videosu yok. Merak eden Yason Kilisesi'ne sorabilir, tek şahidimiz o çünkü. 

***

Şimdi size birkaç müzik aletinden bahsedeyim. Gün gelir de, tura çıkacağım amma, nasıl geçirsem boş vakitlerimi, derseniz yardımcı olur diye.


Önce küçükler:

17 Aralık 2014 Çarşamba

Dört Dünya Turu, Dört Kitap-3: Uzaklar - Osman Atasoy

Eralp Akkoyunlu, Deniz Çingenesi'nin girişinde, kitabı yazma hikayesinde Uzaklar'dan "Osman Atasoy'un muhteşem kitabını görünce neredeyse yazmaktan vazgeçmiştim." diye bahsediyor. Pekâlâ, ne kadar muhteşem?


Açıkçası, Eralp baba kitap yazmamak için bahane aramışa benziyor. (Eralp babayı da andık.) Çünkü Uzaklar, "gezi edebiyatı" türünün en fakir örneklerinden, okuyana "ben daha iyisini yazarım!" dedirtecek kitaplardan biri. Kitap o kadar tekdüze ilerliyor ki, okurken kendinize "Acaba bu sefer ne olmayacak?" diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hakan Öge'nin yolda karşılaştığı deniz kızı Sophie'nin Mardek'in Seyir Defteri'ne kattığı ayrı hava gibi, Uzaklar'da da küçük Deniz'in doğumuyla kitap biraz olsun eğlenceli hale gelse bile, bu, kitabın "sürükleyemeyiciliğini" azaltmıyor maalesef. 

Fotoğraflardan da umutlu olmamalısınız bu kitabı okurken. (Allah'ım, ne kadar sıkıcı kitap bu!) Bir ailenin, tekneyle yaptıkları yolculukta çektikleri, insana "Ah o gemide ben de olsaydım!" diye iç geçirtecek, imrendirici fotoğraflar bulamıyorum kitapta.

13 Aralık 2014 Cumartesi

100. Yazı da Böyle Olsun

Bu, Turcubaba'da yayınlanan 100. yazı.

Bugüne kadar binlerce kilometre yol yapıp turlarımızı yazdık. Onlarca kitap hakkında görüşlerimizi paylaştık. Bisikleti niye sevdiğimizi, onun bizim için neyi ifade ettiğini size buralardan aktardık.

Who.is sitesinin dediğine göre alan adını -yani Turcubaba fikrinin ilk ciddi adımı- 17 Temmuz 2013 tarihinde almışız. O tarihten sonra, uzunca bir süre Kötü Yazılımcı Sefa "Tamam abi, kuracağız siteyi, tasarımı böyle olacak, gören şöyle çarpılacak." diye diye bir süre beni uyutmuştu tabii. Belki alan adını alışımızdan evvel de böyle Fadıl-Akgündüzümtrak açıklamalar yapmıştır. Belkisi filan yok ya hu, kesin yapmıştır.


Neyse, pek de çarpıcı olmayan bir temayla açmış bulunduk siteyi. Kötü Yazılımcı Sefa'nın hazır Blogger temasını yutturmasının ardından siteye ilk yazıları yazmaya da başladık tabii. Bu yazıların çoğu gerçekten bilgi vermeye yönelik iken, küçük bir kısmı da sitenin ziyaretçi trafiğini arttırmaya yönelikti (bu da bir itiraf olsun).


Daha sonra, Gökhan abi katıldı Turcubaba'ya. Ardından da Uğur...

Sallan yuvarlan, 100 yazı yazmışız Turcubaba.com'da. Bunların bir kısmını aşağıdaki yazı dizileri oluşturuyor:

11 Aralık 2014 Perşembe

Tonton Dede'den Bir Hafta Sonu Kitabı: "Nereden Geliyorsun? Kuzeyden"

Sulak Bir Gezegenden Öyküler, ne zamandır kütüphanemde durur. Okumuş muydum, okumamış mıydım, bilmiyorum. Yazarı Sargun Ali Tont, bir deniz ekolojisti. Yıllarca sürdürdüğü akademik yaşamının yanında, sıkıcı akademisyenlerden farklı kılan bir yanı da var; o bir tur bisikletçisi! (yani gerçek bir "turcu baba")


Atlas dergisinin birkaç sayısında yazılarına denk geldiğimiz Tonton Dede, 2008 yılında, tur yazılarını bir araya getirip "Nereden geliyorsun? Kuzeyden" isimli kitabı bizlere sundu. Kitapta, onun Türkiye'de ve Amerika'da yaptığı birçok tur hakkında kısa yazılar var. Yalnız bu yazılar, sadece gezilip görülen yerlerle ilgili bilgileri içermiyor. Bir doğa bilimciyle, onun gözlemlerini ve fikirlerini dinleyerek pedal çevirmenizi sağlıyor.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Özgürlük Mızıkacıları

Bahçe kapısı açılır açılmaz koşmaya başladı çocuk. Buram buram çiçek kokuları arasında bir serçe gibi sıçrıyordu. Heyecanından olsa gerek çığlıklarının farkında bile değildi. Kahkülü gözlerine düştükçe var gücüyle üflüyor, başaramayınca eliyle yana yatırmaya çalışıyordu.

Biraz sonra bahçeden dışarı çıktı. Zira dünya daha büyük bir bahçeydi. Koşmaya devam etti. İlk kez katılacağı Hıdırellez etkinliğini çok merak ediyordu. Annesinden zar zor izin alabilmiş, büyük caddeden karşıya geçerken dikkatli davranması konusunda sıkı sıkı tembihlenmişti. Henüz okula gitmemesine rağmen okumayı iyi biliyordu. Hatta ailesindeki herkesin ismini dahi yazabiliyordu!  O artık kocaman bir adam olmuştu.

Toprak yoldan tırmanıp büyük caddeye vardı. Çok fazla araç geçmemesine rağmen dikkatli olması gerekiyordu. Etrafta kimseler yoktu. Hızlı hızlı karşıya geçerken yol ortasında hareket eden bir şey dikkatini çekti. Ürkek şaşkın yanına vardı. Bu bir kara kaplumbağası idi.


Kaplumbağayı yerden alıp tişörtünün eteğine koydu. Bıraksaydı ezilebilirdi. Yolun karşı tarafındaki ayçiçeği tarlasına girip yavaşça yere bıraktı. Burada güvende olabilirdi. Kaplumbağa ise teşekkür edercesine başını kabuğundan dışarı çıkarttı. Uzun uzun birbirlerini izlediler. 

7 Aralık 2014 Pazar

Zaman Yok Etmeden-2: Kayseri Sultan Hanı

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.

Ben de durakladım yerimde. Düz yolda, sıkıcı bir sürüşte, bir hediye gibi çıkmıştı karşıma Sultan Hanı. O an yolumun üstündeki hanları haritaya işaretlemediğime, Kültür Bakanlığının "Anadolu Selçuklu Dönemi Kervansarayları" ansiklopedisinden onlar hakkındaki sayfaları kopyalayıp yanıma almadığıma pişman olmuştum.


Artık çok geçti; bekçinin bildiği, gözümün gördüğü, tabelada yazdığı kadarıyla yetinecektim. Hem mühim olan o handa bulunmak değil miydi zaten?

Önce hanın karşısındaki caminin hana bakan duvarına oturup, içimdeki heyecanı ölçtüm. Yeterli değildi. Zihnimde yüzlerce yıl önceye gittim ben de. İşte o anda hanın önüne bağlanmış develeri, atları, eşekleri gördüm. Şimdi olmuştu; gözüm onları görüyorsa, burnum da koklayacak, ellerim dokunup, kulaklarım duyacaktı. Hazırdım.

6 Aralık 2014 Cumartesi

Nil Yangınoğlu, Hürriyet ve Arakla-Getir Haberciliği

Bisikletle ilgili yazıların medyada yer bulması, bir bisikletçi olarak -ve içeriği beni çok ilgilendirmeyen yarış,performans gibi konular da olsa- beni sevindiriyor. Tabii ki bu yazıları bilgili kişilerin yazmış olması kaydıyla...

Geçen haftalarda bir bisiklet forumunda denk geldiğim yazı, bildiğimiz düşünceleri milyonuncu kez tekrar etse de, bisikletten bahsettiği için ilgimi çekmişti. Bu sabah da aynı yazarın, Nil Yangınoğlu'nun, yol bisikletinde hızlanma ile ilgili bir yazısına daha rastladım. Okumadım. İyi ki de okumamışım. Niçin mi? Yazı her ne kadar Nil Yangınoğlu tarafından yazılmış gibi görünse de, aslında İngiltere'de yayınlanan Cycling Weekly dergisinden alınıp çevrilmişti. Aslında çeviri yapanlara saygı duyarım. Ben de ara sıra bu blogda, yaptığım çevirileri yayınlarım. Ama hepsinde -eğer gözümden kaçmamışsa- kaynak gösteririm.

Nil Yangınoğlu'nun da -ilk bakışta kendisinin yazdığını sandığımız- yazısının kaynak gösterilmeden çevrildiği, kısa sürede Oktay abi tarafından gösterildi. Bir yazıyı "ben yazdım" demek farklı, "ben çevirdim" demek farklı, "ben yazmışım gibi sundum" demek daha farklı.

Çeviri her ne kadar saygı duyduğum ve yapması zor bir iş gibi görünse de, kaynak göstermeden yapılan her çeviri, benim nazarımda saygıyı değil, yergiyi hak eder.

Orijinal yazının kaynağı:


Arakla-getir habercisi Nil Yangınoğlu'nun kaynağı:

5 Aralık 2014 Cuma

Blog Yazarının El Kitabı


Evet, böyle bir kitap var. Aslında sadece blog yazarının değil, Türkçe herhangi bir metin yazanın el kitabı.

Ucuz hem de. 2 lira 40 kuruş.


Dil dediğin, ilginç bir şey tabii ki. Herkes bildiğini savunuyor. Ee, tabii ki hepimiz derdimizi anlatacak kadar hakimiz Türkçeye. Ama bu hakimiyet, söz konusu yazmak olunca esarete dönüşüyor. Dilin katı kuralları, peşinizi bırakmıyor. Siz ondan kaçtıkça, onlar "Lan olm, nesi zor lan? Bağlaç ile iyelik ekini ayırt etmenin nesi zor?" diyor. Biz, yazım kurallarına sıkı sıkıya bağlı okuyucular da, bir adet virgülün esirgendiği cümlelere yanlış anlamlar yükleyip "Ne demek istemiş lan bu?" diyerek  bir cümleyi defalarca okuyoruz.

Pekâlâ haksız bir şikayet mi bu?

1 Aralık 2014 Pazartesi

Zaman Yok Etmeden-1: Denizli Kervansarayı, Keban/Elazığ

Artvin'den dönüyorum. Bu sefer bisikletle değil ama. Yolu biraz uzatarak, Erzurum'dan Erzincan yönüne sapıyorum. Geceyi Erzincan'a varmadan yol kenarındaki benzinlikte geçiriyorum. Hava soğuk.

Sabah olunca Pülümür-Tunceli-Elazığ rotasını izleyeceğim.

Sabah olmak bilmiyor. Kaç kere uyanıyorum hatırlamıyorum. Hava buz. Tulum yetersiz kalıyor hatta.

Neden sonra güneş doğuyor. Sabah oluyor. Aracın kaloriferleri ısınmaya başladığında kendime geliyorum.

Muti Köprüsü'ne vardığımda, girişte bekleyen birkaç tır, bir minibüs ve birkaç otomobil görsem de "Burada sabahlamışlardır." diyerek umursamıyorum.

Askerler yolun mayınlanmış olma ihtimalini açıklıyorlar bana. Yol kapalı. Bana Karlıova yolunu önerseler de ne zamandır merak ettiğim Kemah-Kemaliye-Keban rotasına karar veriyorum oracıkta.

Askerlere kolaylıklar dileyip Erzincan'a çeviriyorum yönümü.

Bu rotaya aşık oluyorum. Hele ki sonbahardaki haline...


İliç'in tozu toprağı, Kemaliye'nin yılan gibi yolları derken Keban'a varmama az kaldı. Barajın kenarına inmeme bir yokuş kala kahverengi bir tabela, bana o güne dek habersiz olduğum bir yapıyı işaret ediyor: Denizli Kervansarayı

Kültür Bakanlığının sitesinde şöyle bir bilgi var Denizli Kervansarayı'yla ilgili:

"Denizli Kervansarayı Keban ilçesinde yer almaktadır. IV. Murat tarafından 1635-1638 yılları arasında yaptırılmıştır.Tek kubbeli mescid, avlu ortasında havuzu, avlu batı kanadında hamamı ve yolcu odaları bulunmaktaydı."*