8 Aralık 2015 Salı

Doğa sporlarında herkesin bilgili olması hakkında

"Asıl ton gitarda değil, parmaklardadır."


Acemi paraşütçü kanadına yaklaştı. Ona bir güvercine dokunurmuşçasına nazikçe dokundu. Az sonra onun sayesinde gökyüzünde süzülecek, belki de teorik derslerde öğrendiği termikleri kullanarak ıssız bozkırların üstünde süzülen şahinler gibi yükselerek paraşütle uçmanın verdiği zevkin doruklarına ulaşacaktı. Dizlerinin titrediğini arkadaşlarına belli etmeden harnesini kuşandı (kalkış için hazırlanırken hep bir korku sarardı içini; yine öyle olmuştu). "Etraf çok kalabalık!" dedi içinden. Çevresinde en az on-on beş kişi kanatlarını sereceği anı bekliyordu. Onların sabırsız bakışları arasında kanadını harnesine bağladı. Kalkışa hazırdı. İlk defa ters kalkış yapacaktı. Ensesinde rüzgârı hissetti. Hocasına bir bakış attı, onun dudakları arasından çıkmasını beklediği komut gecikmedi:
-Çek!
Kanadı çekti; tam koşacakken harnesinin sağ tarafında boşluk hissetti. O sırada tanımadığı bir ses:
-Koş, hızlı koş, dedi.
Koşmakla koşmamak arasında kaldı. Ne yapmalıydı? Cevabı başka bir ses verdi:
-Sol freni çek!
Kafası karıştı, sağ freni çekse olmaz mıydı?
-Frenleri bırak!
Üç saniyeye sıkışan üç emir! Her biri farklı birinden! Canı sıkıldı; bu uçuştan hayır gelmezdi artık. Frenlere asıldı, kanat arkaya devrildi. Kaskını çıkardı, hocasına döndü; bağırarak sordu:
-Hocam, Allah aşkına, kim bu .bneler!?

Kalkış hazırlığı...

1 Aralık 2015 Salı

Niçin Elazığ'da Toplu Taşımayı Tercih Etmiyorum?

"Kardeşim biraz ilerler misiniz! Görünüyor buradan, arka taraf boş işte!"



Aslında bunu aşırı akademik bir dille yazacaktım; okuyan alıntılardan, kaynaklardan, dipnotlardan dolayı okuduğuna pişman olacak, bana sövecek, bir daha da siteye adımını atmayacaktı ama daha ilk cümlede bunu beceremeyeceğimi anladım. Ne bileyim, insan gidip bir Bukowski'den, Thoreau'dan filan alıntı yaparak başlar. Ama kolay değil o iş. Şimdilik böyle idare ediverin.

Geçenlerde, eve bisikletle tırmanmaya üşendiğim bir gecenin sabahı, dolmuşa bineyim dediydim. Daha o zamanlar bizim sokağın köşe başına 3000 kişilik erkek yurdu inşa edilmemişti. Belediye otobüsleri bu yurt yüzünden içinde sabah akşam iddaa kuponları doldurulmayan, lig maçlarında atılan gollerin toplu halde sevinç veya üzüntü yaratmadığı, şoförün de gaza gelip "O Hamza Hamzaoğlu mudur nedir, onun ben ta .mına koyayım!" diye bağırmadığı, insanların sabah işine, akşam da kucağında Saray Fırını'ndan aldığı kıymalı pidelerle evine gitmek için kullandığı sıradan bir ulaşım aracıydı. (Erkek yurdu çok kötü bir şey lan, şimdiki aklım olsa protesto ederim, valiye çıkar, bu yurt başımıza büyük belâlar getirecek, diyerek inşa faaliyetini engellerim.) Dolmuşlar da öyle... Ben de o sabah dolmuşa bindiydim işte. Ama dolmuşta tutma demiri filan yok! Olur mu lan öyle şey! Tutamaksız dolmuş mu olur? Oluyor işte. Konfor sıfır, yöntem berbat. Zaten o günün akşamında, dolmuşta fark ettiğim, ufak çıkıntılardan tutunma kaabiliyetimi değerlendirmek için yapay duvarda kaya tırmanışı denemelerine başladıydım. (Fırsatları iyi değerlendiririm, kaçırmam.)

Arabamız var bizim

Aslında bizim bir arabamız var, hiç öyle toplu taşımayla işimiz filan olmamalı. Ama yılın yarısında kronik problemleri dolayısıyla çalıştıramadığımız için toplu taşımayı kullanmak zorunda kalıyoruz. Yoksa toplu taşıma -özellikle o lânetli yurt yüzünden- kullanılacak gibi değil. Büyüyen bir semtte, birden hizmete giren 3 bin kişilik yurt için herhalde ulaştırma sektörü bir isim bulmuştur (nüfus patlağı, nüfus bombası, yoğunluk şeysi; bunlar benim önerilerim). Buna bir de -şehir "büyükşehir" statüsüne sahip olmak/daha fazla milletvekili çıkarabilmek/öğrencilerin yükünü hafifletmek gibi gâyelerle- Elazığ Belediyesinin öğrencilere sağladığı "nüfus kaydını Elazığ'a aldırma koşuluyla ücretsiz ulaşım" hizmeti (1) eklenince, toplu taşımada oluşan yoğunluğu varın siz tahmin edin.

 Vurdurmak kolay olsun diye aracı yokuş aşağı park ettiğimiz sıradan bir gün (2)

18 Kasım 2015 Çarşamba

Kendin yapçının günlüğü-3: Tamir sehpası yapımı

Biz de Amerikalılar gibi olduk yavaş yavaş. Sözde "kendin-yap" tarifi vereceğiz ama gerekli olan ekipman için onlarca bisiklet sehpasının maliyeti kadar harcama yapmanız gerekecek (taşlama makinesi, profil boru, kaynak makinesi...). Sonra o edevatı kullanabilmek için uygun yer (ufak bir atölye veya garaj), sonra güvenlik ekipmanları filan (gözlük, eldiven, önlük...). Ama olsun, "bu haftayı da boş geçmeyelim" diyerek ürettiğimiz bisiklet sehpasını sizinle paylaşalım.

Evvela kullanılacak ekipmanlar:
- Taşlama makinesi
- Uygun kesme taşı
- Uygun zımpara taşı
- Kaynak makinesi
- Uygun elektrot (2,5 mm)
- Güvenlik ekipmanları (gözlük, kulaklık, eldiven ve önlük)
- Makas

Şimdi de malzemeler:
- 3 mm et kalınlığına sahip 3*3 cm kare profil boru
- Sonsuz civata
- 2 mm et kalınlığına sahip L köşebent
- Sprey boya
- İç lastik
- 2 adet uzun somun (takviyeli somun da deniyor)

Evvela, yapmaya çalıştığımız şey tam olarak şu:

Profesyonel derecede paint yetkinliği

6 Kasım 2015 Cuma

Gezi Blogu Açacaklara Hayatî Tavsiyeler

Uçağa binmenin "zenginlere has" ulaşım yöntemi olduğu günler ufukta kaybolalı çok oldu. Zart diye başvurduğunuz kredi kartlarıyla zurt diye alabileceğiniz uçak biletleri sayesinde şak diye yurt dışına ışınlanıp şrak şrak fotoğraf çekebiliyor, bunları da hızlı İnternet erişiminiz aracılığıyla insanların beğenisine sunabiliyorsunuz (onlar da layk layk diye beğeniyorlar fotoğraflarınızı). Ama -biliyorsunuz ki- artık feysbuk, tivitır filan yetmiyor. Gezi blogunuz yoksa siz de yoksunuz. Durun yahu, hemen pes etmeyin; bi' 50 papel ödeyerek kendi blogunuzu şey edebilirsiniz. Meşhur bir seyahat-bılogırı olmanın birkaç basit kuralı var, oyunu kuralına göre oynayın yeter!

Şimdi o 10 altın kuralı sayıyorum, kolay gelsin!

1- Birden gezmeye karar verin!

Bunu bir gün ansızın yapın (ansızın olanı makbul çünkü). "Yıllardır geziyom ben zaten." devri değil şimdi. İnsanlar keskin geçişleri sever.



2- Kendinize bir takma isim bulun!

Bunun için birkaç anahtar kural var. Genelde bu takma adlar iki kelimeden oluşur: Gezgin XXX veya YYY Geziyor gibi. Aşağıda bununla ilgili bir algoritma var, kolay gelsin.

1. Kelime2. KelimeÖrnek
Gezgin(Adınız veya sevdiğiniz hayvan)Gezgin Osman, Gezgin Geyik
Seyyah(Adınız veya sevdiğiniz hayvan)Seyyah Osman, Seyyah Geyik
Gezen/Gezgin/Duramayan vs.*Anne/Ev Hanımı/Teyze/KadınGezgin Ev Hanımı
(Adınız veya sevdiğiniz hayvan)Yolda, YollardaOsman Yolda, Geyik Yolda
(Adınız veya sevdiğiniz hayvan)GeziyorOsman Geziyor, Geyik Geziyor
Çantalı(Adınız veya sevdiğiniz hayvan)Çantalı Osman, Çantalı Geyik
Geziyorum/Geziyom/Gezerim**Ben/Ulan/LanGeziyom Lan
Ailemle/Çocuğumla/ÇağamlaGeziyorum/Geziyom/TatildeÇağamla Tatilde

* Erkekseniz bu lakaplar size uygun olmayabilir.
** Biraz sert. Okuyucuyu korkutabilir.

3- Zırt pırt karşımıza çıkın!

Sağa sola reklamlar verin, delicesine gezdiğiniz şehirleri delirtircesine gözümüze sokun (ki akılda kalasınız canlarım). Hiçbir şeyin kendiliğinden olmasını beklememelisiniz (bugün sizi layklayanlar, yarın "en iyi blog yarışması"nda size oy verecekler; unutmayın!).



4- Alan adı alın! 

Eee, tabii ya! Öyle blogspot, wordpress, tumblr uzantısıyla site olmaz, reklam alınmaz, ödül kazanılmaz. Olmaz efendim, olmaz!



5- Yaratıcı pozlar verip takipçilerinizle paylaşın!


En ilgi çekici fotoğraflar sizin olmalı! Pisa kulesini itip, Eyfel kulesinin tepesine parmağınızla dokunmalı...




6- Timsahlara dokunun!

Yalnızca timsah değil, kaplan, yılan, yani biz kola-çerez müdavimlerinin dokunamayacağı hayvanlar (yoksa yaptığınız geziye inanmamız zor abicim).



7- Yemeden ölmemeniz gereken 10 nane!

Bunu yapmazsanız darılırız. Hepsi birbirinden kopyala-yapıştır listeler hazırlayıp, İnternet'te ilk karşınıza çıkan stok fotoğrafını da her maddeye iliştirip bir güzel liste hazırlayabilirsiniz.



8- Görülmemiş şehirler sizi bekliyor!

Bütün "gezginler" toplanmış Espresso Con Panna'larınızı içerken lâfa daldığınızda, arkadaşlarınız size en bilinmedik şehirleri anlatırken sizin Milano gibi, Barselona gibi ayak altı şehirleri anlatmanız sizin pek de öyle gezgin olmadığınız izlenimini uyandırabilir. Aman dikkat!



9- Sitenizi reklama boğun!

Geziyorsunuz, anlatıyorsunuz, bunlar masraflı şeyler! İnsanlar sitenizdeki reklamlara tıklasa ne güzel olur, değil mi?



10- Yarışmalara katılın!

Sitenizi kurdunuz, bütün bu aşamalardan geçtiniz, öyleyse siz de "En Züfer Seyahat Blogları" yarışmalarına katılabilirsiniz! Çünkü en iyi siz gezdiniz, en çok yere siz gittiniz! Haydi başarılar!


***

Dikkat!

TurcuBaba.com bu yazıda geçen öneriler için herhangi bir garanti vermemektedir. Biri/birkaçı bu site üzerinde de denenmiştir/denenmektedir ancak başarıya ulaştığı görülmemiştir.

***

Bu yazı, gezip tozmayı bir yaşam biçimi değil, bir yarışma hâline getirmiş olan, aç gözlü, doyumsuz, sürekli "en iyi, en çok tıklanan, en çok layklanan,", bir takım "en iyi gezi blogu" yarışmalarına katılıp ilk bilmem kaça giren ve yarışmayı düzenleyen firmaların kendileri için hazırladıkları "ödül" görünümlü sadakaları kapmaya çalışan "sözde gezgin"lerden olmak isteyenler için hazırlandı.

Afiyet olsun.

21 Ekim 2015 Çarşamba

Karagöl'ün Yukarısı

Ben kâğıt üstünde Sinopluyum. Herhangi bir şehre veya herhangi bir plaka koduna özel bir sevgim olmadı hiçbir zaman. Rize'nin yağmuruyla Karapınar'ın kum şeytanları bana aynı şeyleri hissettirdi. Ama bunun bir de buruk yanı var tabii ki. Herhangi bir kültüre ait olamamak, haymatlos gibi arada kalmışlık, düğünlerde kenarda oturup "ulan bu millet nerede öğreniş böyle oynamayı?" demek filan... Çoğu zaman can sıkıcı oluyor bu.

Yakınlarda bir zaman, Artvin'in bir yaylasında da hissettiğim tam olarak buydu. Daha dağları aşarken bir yabancılık, bir "vuuu, ne güzel yerler lan" demeler. Ben ne böyle dağlara, ne böyle yağmura alışıktım, ne yapabilirdim ki? Bir köy çocuğunun rahatça gezdiği yerde bir şehirli "Ya domuzlar beni öldürür, ayılar parçalar, goriller başımı ezerse?" demez de ne yapar?

Borçka'dan Karagöl'e doğru tırmanırken heyecandan ziyade yakıt göstergesinin gözle görülür hareketlerinin verdiği az biraz sinirle, yolun çizgilerini takip ediyordum. Mehmet ile Rahmi uyuyorlar. Onlar bana, ben aracın hidrolik direksiyonuna sonsuz güvenirken yol ayrımına geliyoruz: Karagöl az ötede.

Turistik yerlerde turist olarak bulunmak, hele hele tur minibüslerine doluşup da "Burada bir buçuk saat kalacağız!" diye bağıran rehberlerin gözetiminde eğlenmeye çalışmak biraz acizce geliyor bana ("Perşembe günü Elazığ'da olmam lazım." diye ikide birde içinden tekrar eden Aciz Yusuf Efendi, başkalarının eğlencesine de dil uzatır böyle).

3 Eylül 2015 Perşembe

Cip göletinde bir hafta sonu

Yıllar evvel, ilk bisikletimi büyük bir heyecanla satın almak için Kocaeli'ye gittiğimde, cebimde tren biletim, bisiklet için ayırdığım 150 lira ve bir öğün yemek parasından başka bir şey yoktu. Maaşımı küçük parçalara bölüp yalvartarak veren eski işverenim sağ olsun (gerçi kendisi 2010 ile 2015 arasında bir yerlerde hayatını kaybetti), bisikleti alabilecek parayı, faturayı ödeyemediğim için sık sık elektriğin kesildiği zamanlarda zar zor biriktirmiştim.

Şimdilerde gaza gelecek pek çok insan var çevremde. Ha deyince kampa gidiyoruz, iyi, güzel. Ama Konya'da, Abdullah'la birlikte yaptığımız, ikisi de birbirinden sefil Beyşehir ve Ereğli turlarındaki tadı bulamıyorum. Acemilikle amatörlüğün verdiği keyif bambaşkaydı.

***

Birkaç hafta sonu evvel, Cip göletinin kenarında kamp yaptık. İyiydi. Birkaç fotoğraf göstereyim de dursun kenarda.




29 Ağustos 2015 Cumartesi

4 Eylül Mavi Treni'nde bir seyahat

Alican'ın düğün haberini aldığımda bahardı yanılmıyorsam. O düğüne gitmemek, orada olmamak, Alican'la geçirdiğimiz Gonya yıllarına hakaret olurdu. Hiç tereddüt etmeden, yolculuk için bilet aramaya koyuldum. Uçaklarda yer yok. Olanlarda da uçağa ortak oluyormuş gibi fiyatlar var. Havacılıkta kol uçuşu diye bir tabir vardır; bu fiyatlarla benim yapacağım yolculuk da bir nevi "kol gibi" bir uçuş olacaktı (ahlâk yoksunuyum efendim, böyle pis şeyler söyleyebiliyorum bazen insan içinde). Zaten kısa süren uçak yolculukları -kalkış ve iniş anı hariç- herhangi bir keyif vermiyor. Bana saatler süren ama yolculuk hazzını da doruklara taşıyan, konforlu ve ucuz bir ulaşım yöntemi lazım. Ne olabilir bu? Otobüs olamaz. Güvenli değil, çok da hızlı değil, hareket edemiyorsun, çişin gelse -afedersiniz- ya pet şişe, ya şoföre yalvar yakar. Bir de on numara yağ... Neyse. Otobüsün üstünü çizdik. Geriye ne kaldı? 

"4 Eylül Mavi Treni!"

Ben tren yolculuklarını severim. Yıllarca Konya-Haydarpaşa arasında mekik dokurken TVS2000'in tekli koltuğunda geçirdiğim uzun yolculuklar, Eskişehir Garı'nda çay satan çılgın çaycı, kuş uçmaz kervan geçmez ıssız garlar, pişmaniye satıcıları... Ne zamandır tren yolculuğu yapmamış olmanın verdiği ruhsal boşluk, Malatya-Ankara tren biletimi cebime koyunca tatlı bir heyecana bıraktı yerini.



Garda düğün alayı

Malatya Garı'nda trenin hareket saatini beklerken, yaklaşan davul zurna sesi, ardından gar kapısından giren gelinle damat gardaki herkesin dikkatini çekti. Onlara göbek atarak katılanlar, fotoğraflarını çekenler, uzaktan gülümseyerek izleyenler... İlk defa bir gelin ve damatla aynı trende yolculuk yapacağım (damat veya gelinin demiryolcu olabileceğinden şüphelenmedim değil, öyle olmasa bile gardan köylerine trenle gitmek güzel bir düşünce).



Hekimhan yakınlarında bir köyde trenden inen düğün alayı, göbek atarak köylerine doğru ilerleyip gözden kayboldular. Ömürleri boyunca mutlu olsunlar. Bana ve diğer yolculara güzel bir hatıra bıraktılar.

Yemekli vagonda akan zaman

Güneşi yemekli vagondan uğurlama fikri kötü yazılımcı Sefa'dan çıktı. Ankara'ya geleceğimi yalnızca o biliyordu. Kötü yazılımlarıyla şansını Ankara'da denemeye karar veren Sefa'yı biraz özlemiştim (biraz özledim, öyle çok özlenecek bir herif değil o). Defalarca trenle seyahat etmiş olmama rağmen bir kere dahi yemekli vagona girmemiştim. Ne çok şey kaybetmişim! Her ne kadar o efsane gibi anlatılan tıklım tıklım yemekli vagonlar gibi olmasa da klimanın serinlettiği vagonda yemek yemek ayrı bir keyif. Hele bir de tek başına seyahat ediyorsanız...

Sonrası bir baba oğul ile aynı kompartımanda, beyaz çarşaflarla hazırlanmış yatakta, rahat bir uyku. Ve sabahın köründe varılan Ankara... 

-Tık tık! Ankara!

Kondüktörün kapıyı tıklatmasıyla uyandım. Telefon alarmı değil kondüktörün kapı tıklatması, erteleyip 5 dakika sonra tekrar çalmasını sağlayamıyorsunuz; uyanmak lazım. Toplanan çarşaflardan sonra ayrılık vakti... Baba oğul banliyö treniyle uzaklaşırken, ben Kızılay'a doğru yürüdüm. 


Tren yolculukları beni mutlu ediyordu, yine öyle oldu.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Günübirlik Yolçatı

Yazının fotoğrafları cep telefonuyla çekildi. Belli bir fotoğraf kalitesini yakalayabilmek için hep fotoğraf makinesiyle çekilmiş fotoğraflar koyardım yazılara, bu seferlik beni mazur görün, daha iyi fotoğraf borcum olsun, tamam mı anacım? 

***

Rahat batıyor bazen. Öğlenin 12'sinde, cayır cayır asfaltta bisiklet sürmek, hele ki Yolçatı gibi uzun zamandır merak ettiğiniz bir yere gidiyorsanız, oturup çay içmekten daha çekici oluyor.


2 Ağustos 2015 Pazar

Enfes Bir Tarif: Kamp Burjuvası ve Üzerine Pet Şişede Çay

Turlarımızda çoğu zaman kamp ocağında makarna yapıp afiyetle yiyoruz hatta Yusuf Efendi; nam-ı diğer, Turcu Baba bu konuda uzmandır; salçalı, peynirli, otlu, çöplü derken bir milyon çeşit makarna yapabilecek kapasiteye sahip ama siz onu hiç canlı gördünüz mü?

Kemik ve deriden ibaret bir şahıs, sanıyorum ki kasları da elini kolunu hareket ettirecek kadar tasarlanmış...Eğer siz de benim gibi biraz yapılıysanız, proteine ve diğer besin gruplarına herkesten biraz daha fazla açsanız buyurun efendim size enfes bir lezzet: Kamp Burjuvası (isim tamamen sallamadır)


21 Temmuz 2015 Salı

Boyumdan büyük işler

Biraz evvel çekmeceleri karıştırırken 4 tane usb bellek geçti elime (bir de kim bilir ne zamandır çekmecede bekleyen, poşet içinde peynir ekmek; ama bu pek anlatılası değil.) Böyle durumlarda, usb bellekleri karıştırmak büyük bir zevk. Dedemin evindeki esrarengiz kutuları kurcalamak gibi (onlardan birinin içinden tabanca dahi çıkmıştı mesela). Tamam, usb belleklerden tozlanmış kutuların verebileceği gibi ganimetler beklemiyorum, ama kim bilir ne zaman depoladığım fotoğraflar, belki çıktısını aldığım belgeler, indirip de izlemeyi unuttuğum filmler çıkabilir karşıma onları kurcalarken. Çıktı da. Bir film indirmişim örneğin: Otobüs Yolcuları. Bir de kitap: Four Centuries of Geological Travel - The Search for Knowledge on Foot, Bicycle, Sledge and Camel

Kitabın kapağı
Wyse Jackson'un editörlüğünde hazırlanan kitapta bulunan bir makale ise bisiklet süren ve yarım yamalak jeoloji öğrenmiş benim gibi bir bireyin dikkatini çekiyor: Grenville Arthur James Cole (1859–1924): the cycling geologist

Kitabın editörü Jackson'ın bu makalesi James Cole'un bisikletle yaptığı arazi gezilerini fotoğraflar ve haritalarla destekleyerek anlatıyor. Bisikletle jeolojinin harmanlandığı çok fazla makale olmasa gerek; onu Türkçeye aktarmanın bir arşiv niteliğinde olacağı  kanaatindeyim.

Bu makaleyi -veya herhangi bir bilimsel makaleyi- çevirmek zor görünüyor olsa da denemeye değer. 

16 Temmuz 2015 Perşembe

Bisiklet Kazası Raporu: Marketten ne alacaktım ben?

Paldır küldür düşünce unutmuşum, ben markete gidiyordum yahu, bir şeyler almaya. Neyse, dönüşte alırım alacağımı, şimdi yaptığım kazayı anlatayım.

Öncelikle kazanın gerçekleştiği mekanı anlatayım, gözünüzde canlansın:


1: Kumlu çakıllı esrarengiz bir alan. Muhtemelen beni düşürmek için kurgulanmış şartlardan ilki.
2: Beni yanıltıp düşmeme sebep olacak araç.
3: Alakasız bir araç. Ama ters yönde park etmiş (herkes kuralsız efendim.)
4: Marketin çatısı.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Bisikletforum'da Olan-Biten: Kim ulan bu Savaş Arslan?

Not: Bu yazıyı bisikletforum'da yayınlayacaktım ama Savaş Arslan hazımsızı beni siteden uzaklaştırıp masasının altına saklandığı için burada yayınlamam gerekti. Çoğunuz konuya uzak, zaten bunu sadece Savaş okursa yeterli.

2. not: Pek değerli arkadaşlar, forumzedeler, forumu sevip de Savaş'tan nefret edenler, veya her ikisini de sevmeyenler! Beni mazur göreceğinizi umarak yorumlarınızı gizledim (silinmedi, hâlâ duruyor ancak görünmüyorlar). "Nereden çıktı bu! Sansürcüsün sen!" diyenleriniz olabilir. Haklılar da. Ama çok sevdiğim bi' ağbim rica ettiği için gizledim yorumları. Bunu yaptığım için beni suçlayacağınızı biliyorum ancak emin olduğum tek şey, benden, Savaş'tan nefret ettiğiniz kadar nefret etmeyeceğinizi bilmek :) Savaş kötü biri. Savaş gibi olmayın.

12 Temmuz 2015 Pazar

Volkan ağbi, Sinop ve bir spor kulübü

Volkan ağbiden bahsettiydim bir ara. Herhalde geçen sene bu zamanlar Elazığ'da buluşmuştuk, beni kendine hayran bırakmış, yanılmıyorsam Gaziantep'e gitmişti (emin değilim, Kahramanmaraş da olabilir, hep karıştırıyorum ikisini.)

Kayak ve kayakçı
Az evvel kendisinin facebook hesabında bir ileti gördüm. Tam olarak şu şekilde:

Facebook listemdeki sevgili arkadaşlarım ! Bir süredir beni heyecanlandıran yegane uğraşlarımdan biri olan Deniz Kanosuyla ilgili faaliyetlerde bulunacak bir spor kulübünü Sinop'ta faaliyete geçirdik. Bu sayede kano sporunun daha geniş kitlelere ve özellikle gençlere benimsetilmesi adına kurslar düzenleyip belki de Türkiye'nin en başarılı sporcularını yetiştireceğiz. Fakat henüz emekleme aşamasında bile olmayan kulübümüzün çok fazla sayıda ihtiyacı var. "Az çok demeyelim boş geçmeyelim" Ben şaka yollu söylüyorum, ama bu talebime değer verenlerden bir isteğim var. Aşağıda kulübün resmi banka hesabı bulunuyor. Ne kadar olduğu önemli değil, kulübümüze bağışta bulunursanız beni çok sevindirirsiniz. En azından banka hesabımızda bir hareket olsun :)
Kano Akademisi Spor Kulübü Derneği
TC Ziraat Bankası – Sinop Şubesi (226) Hesap No: 72257418-5001
IBAN TR39 0001 0002 2672 2574 1850 01

İleti bundan ibaret. Ama bana bundan daha fazlasını ifade ediyor. Hem memleketim Sinop'un, pırıl pırıl çocukları Volkan ağbinin elinde gerçek birer kayakçı olarak yetişecek, hem de Volkan ağbi bir hayalini daha gerçekleştirip bana kendisinin haberi olmadan ta Sinop'tan gaz verecek (darısı kayak eğitim kitaplarının başına).

Volkan ağbi iyidir. Sinop da öyle...

10 Temmuz 2015 Cuma

Thule Tavan Tipi Bisiklet Taşıyıcı

Eğer tavan tipi bisiklet taşıyıcı alacaksak, bilgi alabileceğimiz pek bir güvenilir kaynak yok. Tam da bu sebepten çok fazla araştıramayıp internetten bulduğum başka bir italyan markasının Ankara bayisine giderek, daha kredisi bitmeyen arabamın tavanını neredeyse çökertişlerini izlemişliğim var. Sonuç; kaçış ve üçün beşin(gerçekte üç beş değil çok fazla) hesabını yapmadan taşıyıcı sektörünün ilahı Thule Ankara bayisini buldum ve montaj esnasında öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum...

Öncelikle, neden tavan tipi pahalı model de, bagaj üstüne ucuz bir şey değil?

9 Temmuz 2015 Perşembe

Uzun Bisiklet Turlarında Gözden Kaçanlar-5: Tandem göbek derler, var mıdır aslı?

Tandem göbek derler var mıdır aslı?
Pek bir sağlam olduğunu söylerler.
Onsuz tur yapanın tükenir nesli,
Kederinden öldüğünü söylerler.


Aşık Turcu'nun "Tandem göbek" isimli şiirinin ilk dizeleri bunlar. O biraz abartmış olsa da, tandem göbek kullanan birçok tur bisikletçisi, şu an yollarda pedal çeviriyor.

Tandem göbek kullanan bir bisikletçi
Bildiğiniz gibi, dağları aşacak, şehirleri geçecek tur bisikletçileri için, bisikletlerinin en zayıf noktaları jant göbekleri ve jant telleridir. Kural basit:

"Ne kadar az jant teli, o kadar az dayanıklılık."

Yavrum anan baban nereli?*
Pekâlâ, maksimum jant teli sayısına nasıl ulaşılabilir? 36 delikli göbeklere mahkûm muyuz? Jant tellerimiz ömrümüzün sonuna dek çubuk kraker gibi kırılacak mı?

Tabii ki jant tel ve göbeklerinin zayıf olduğunu bisiklet parçası üreticileri sizden bizden iyi biliyorlar, kek mi sandınız onları? Hatta Shimano'nun sahibinin "Ne olacak bu turcuların hâli :'( " diyerek ağladığı hakkında söylentiler var. O ağlayadursun, Surly, istediğimiz ölçüde ve delik sayısında (48 delik, Muğla, emredersiniz komutanım!) göbek üretmiş. "Bu göbekleri kimden temin edeceğiz?" diyenler, Serkan Taşdelen'in kapısını aşındırabilir, çünkü kendisi Surly'nin Türkiye distribütörü.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Dersim'de bir festival: Kamp, bisiklet, rafting, doğa yürüyüşü ile geçen üç gün

Tam ben onu arayacakken telefon ekranında beliren "Ramazan abi arıyor..." yazısıyla masanın üstünde vızıldamaya başlıyor. Şak diye açıyorum. Naban nöörün faslını geçtikten sonra soruyorum soruyu:

- Tunceli'ye gideceğiz abi bu akşam, gelir misin?

Ayrıntıları netleştirdikten sonra, akşam 6'da yola çıkmayı kararlaştırıyoruz. O Malatya'dan gelip bizimle buluşacak, bisikletlerimizi arabaya yükleyip yola düşeceğiz. 

Geç de olsa yola koyuluyoruz
Saat yedi buçukta, güneş ufukla öpüşürken yola ancak düşebiliyoruz. Rotamız Pertek üzerinden Tunceli. Recep ikimizden heyecanlı. İlk kez Tunceli'ye gidiyor. Biz de etkinliğin nasıl geçeceği konusunda tartışıyoruz. Mayıs ayında birçok eksikliği olan iki etkinliğe katılmış, kamp yerinden bisiklet yarışına kadar birçok sorun yaşamıştık. Hatta bisiklet yarışında da ufak şike denemeleri yaparak ortalığı karıştırmış, birinci olan arkadaşımıza ödülün verilmemesiyle, bir daha Elazığ'da yapılacak etkinliklere katılırken bir kez daha düşünmeye karar vermiştik. Bakalım Tunceli bu konuda nasıl sürprizler hazırlamıştı bize!

18 Haziran 2015 Perşembe

Menisküs Korkusuyla Geçen Birkaç Gün

Ben çocukken, benim dışımdaki herkes çok iyi futbol oynardı. Herkes birer Ronaldo (Portekizli olanı değil, biz Brezilyalı olanıyla büyüdük), herkes birer Figo, herkes birer Del Piero idi. Ben ise Alan Shearer olmaya çalışırdım, olamazdım tabii. Olaya hep "Onlarda da iki ayak var, bende de! O zaman ben de iyi futbol oynayabilirim." sığlığıyla yaklaştığım için, Yılmaz Vural gibi, bir baltaya sap olamadan geçti sokak-arası-futbolu kariyerim.

Tabii doğuştan yetenekli olan arkadaşlarıma da özenirdim için için. Mesela çok sevdiğim -ama uzun zamandır görüşmediğim- arkadaşım, Uğur, solak insanların, diğerlerine oranla daha yetenekli olduğu fikrini edinmemde çok etkili olmuştu. (Birkaç solak arkadaşımın daha iyi topçu olduğunu görünce, solakların kendi aralarında kötü top oynayan solakları gizlice ortadan kaldıran bir gizli örgüt olduğunu filan da düşünmeye başlamıştım. Çocuk aklı işte.) Ama iyi insanların kötülere kıyasla aramızdan daha erken ayrıldıkları gibi, iyi top oynayan  doğuştan şanslı solakların da futbol hayatı bir riskle karşı karşıyaydı: Menisküs!

31 Mayıs 2015 Pazar

Atlas ile ilgili hayal kırıklıkları ve yeni bir bisiklet dergisi

Ben Atlas dergisini çok geç tanıdım. Yamaç paraşütüne yeni başladığım zamanlarda -ki bu da 2011 yılına denk geliyor- Hakan Öge'nin yaptıklarını birkaç sene geriden dahi olsa takip etmek için, Konya'nın meşhur kitap merkezi olan Rampalı Çarşı'ya gider, tanesi 1 liradan, eski sayıları toplardım. Hâlâ, Atlas'ın eski sayılarını satan dükkanlara rastladığımda elim boş çıkmam içeriden.


Anlayacağınız, Atlas'ı severim. Çok severim hem de. Yalnız bir sorun var: Sevdiğim o Atlas, markete gittiğinizde her ay yenisini gördüğünüz Atlas değil. Benim sevdiğim Atlas uzun zamandır basılmıyor. Şimdi raflarda gördüğümüz, ruhsuz, yapmacık bir dergi. Belki hedef kitlesi değişti derginin, mesela pahalı fotoğraf makineleri olan zengin ağbilere göre bir dergi yapmak istediler. Belki de Egelere, Akdenizlere doyamayan tatil balıklarının güney aşkını daha da depreştirmekti hayalleri. Dergide artık keşif yok, macera yok. Kısacası, yenilik yok.


İşte bu yüzden, eski sayılarını gözüm kapalı aldığım o dergiyi sepete atmadan evvel, konularına, kapak fotoğrafına, ekine bakıyor ve onun 9 lira edip etmeyeceğini düşünüyorum. Çoğu zaman "Boşver Yusuf, bu ay da fiyasko!" diyor, dergiyi rafa geri koyuyorum. Bazen de bugün yaptığım hatayı yapıyor, dergiyi satın alıyorum.

Bu ay, derginin ana konusu "Çeşme". Daha evvel adını hiç duymadığımız bu esrarengiz yer, içimde merakla karışık bir coşkuya sebep oluyor (bu son cümle şakaydı.) Diğer konular da ondan aşağı kalmıyor: Belgrad, Bursa, Adrasan filan. En son CarrefourSA'nın haftalık fiyat kataloğunu bu heyecanla çevirmiştim. Konuları boş verdim, dergiden hayır yoktu. Zaten dikkatimi çeken asıl şey dergi değil, bu ayki sayının ekiydi.

Başlık ilgi çekici: "Pedalla Türkiye, 45 Muhteşem Rota"

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yeni Başlayanlar İçin "Saykılçik" Rehberi

Saykılçik bir akım. Bisikletle ilgili hem de. Özellikle Cyclist Türkiye dergisi sayesinde saykılçik hakkında biraz bilgi sahibi olduk.

Saykılçik, bisiklet sürerken şık olmayı hedefleyen insanların akımı. Günümüz insanı şıklığa doyamıyor çünkü. Ama şıklık kişiden kişiye değiştiğinden, kimin saykılçik olduğu, kimin olmadığını belirlemek zor. Mesela ben çıkıp beyaz bir donla bisiklet sürsem, bir saykılçik uzmanı, bana "Böyle saykılçik olmaz!" diyebilir mi? Diyemez, dememeli. Öyle denir mi hiç? Ayıp.


Popüler olmaya meyilli renkler, desenler filan, saykılçiklerin kafa yorduğu konular. Her ne kadar ben bu çabayla bir zamanlar dalga geçerek izlemiş olsam da, bisikletli modayı iş edinmiş insanlar da var (tahminime göre). İnsanlar yeni yeni palazlanan bu pazardan ekmek yiyor, aile geçindiriyor, kirasını faturasını ödüyor (tamam lan tamam).

Eğer siz de benim gibi cahilseniz, buyurun, bisikletimize bir telefon kılıfı, bir ayakkabı bağcığı, bir gözlük veya bir küpe gözüyle bakalım! (Bisiklet değil, aksesuar diyeceksin, hayvan!)

Adım-1 Bir bisiklet alın!

Eee, yani. Bisikletiniz yoksa saykıl çik değil, sadece çik olabilirsiniz. Belki zorlarsanız çiki çiki baba!

30 Nisan 2015 Perşembe

Ekonomik Bir Bisiklet Turu İçin Altın Kurallar

1- Ateş yakmayı öğrenin.

Ateş yakmanıza izin verilen yerlerde, tamamen söndürmek şartıyla yakacağınız bir ateş, uzun turlarda, kamp ocağına gerek kalmadan yemeğinizi yapmanızı sağlar.

Ateş yakmak için pratik bilgileri şurada bulabilirsiniz:



28 Nisan 2015 Salı

Durduk yerde bir Doğu Karadeniz sanrısı

Dün, öğle arasında şehir merkezine gittim. Yemek yemek için bir esnaf lokantasına girdim söylemesi çok ayıp. Masaya yerleşmiş yemeğimi yerken bir Doğu Karadeniz türküsü çalmaya başladı.

Doğu Karadeniz, bisiklet üstündeyken beni en çok heyecanlandıran bölgelerden biridir. Her ne kadar bir tatil köyüne dönmüş olsa da Ayder yaylasında Gökhan abiyle geçirdiğimiz gece -belli ki- beni çok etkilemiş. Sürekli horon oynamaya -ya da tepmeye, bilemedim şimdi- meraklı insanlar, tabiatın kucağı, temiz hava... 


Ama herhalde "Doğu Karadeniz bu muymuş lağn?" diye aklımın fırtması daha evvele gidiyor. Torul(Gümüşhane)'u geçip tırmanmaya başladığımda, hep söylenen "Bir tarafı güneş, bir tarafı sis, yağmur" olan Zigana'nın beni böyle tutuzlayacağını tahmin etmemiştim. Yolda beni aracına alan -ve bu sayede Trabzon'daki arkadaşımın düğününe yetişmemi sağlayan- Maçgali Baligci Osman Ağbi ile, Zigana Tüneli'nin tam karşısına konuşlanmış lokantada et yerken de Doğu Karadeniz'in en güneş görmemiş ve en yağmurlu ve en sisli, en bulutlu türküleri çalıyordu.

24 Nisan 2015 Cuma

Sivrice'de bir hafta sonu: İsimsiz burundaki pembe ağaçlar

deniz kokusu getiriyorum
yine gazeteleri okumak,
yine gece bıkkınlığı,
yine sabah telaşlarına alışmak için...


Kampüste sınav telâşı hüküm sürüyor. Açık öğretim sınavlarına girmeye niyetli ama geç kalkmış, ama sınava gireceği binanın yerini bilmeyen, ama yataktan kalkarken ters tarafı tercih eden ne kadar insan varsa saat dokuzda buluşmak üzere sözleşmişler. Herkes sözünde durmuş bu sabah. Sınav günleri coşkuyla, kornayla, hakaretle kutlanıyor kampüste. Benim gibi tıkırı yerinde zoptikler ise işin eğlencesinde.

Saat dokuzu sekiz geçmiş. İn cin sınavda yalnız iki yoldaş uyanık, biri ben, bir de Hakan. Herif yirmi dört saat gülüyor. Ya karşısındakini taşkalaya alıyor için için, ya da huyu böyle. Neyse, nihayetinde sinirsporla yola çıkmamalı; Hakan iyidir, onunla tur eğlenceli geçer, kızmaz, gürlemez. Ve zamanında, buluşma yerinde olur. Ne âlâ! 


Hakan'ın bir lakabı var üniversitede: İzmir'e bisikletle giden çocuk. Kısaltması yok, böyle uzun uzun. Benim lakabım ise biraz daha kısa: Jeolojideki hoca. İsimsizler turu bir bakıma. Üniversitedeki bisiklet topluluğunda herkesin yarışla kafayı sıyırıp benzinli motora bağladığı bir çağda, elde kalan iki dizel motor. Ve düz asfalt değil, bilinmeyen, gidilmemiş yerler arayan iki aylak.

21 Nisan 2015 Salı

Çizim mi, Fotoğraf mı?

Bu konu hakkında daha evvel şu iki yazıyı yazmıştım:



Dün akşam, ne zamandır görmediğim, küçük, turuncu kaplı, not defterim geçti elime. O kadar uzun zaman olmuş ki, acaba nasıl notlar tutmuşum, diyerek heyecanla açtım kapağını. Meğer bu, benim yolda, fotoğrafını çekmekten ziyade karşısına oturup -çizim yeteneğine sahip olduğumu düşünerek- kurşun kalemle çizmeyi düşündüğüm birkaç yapıyla kendimi sınadığım deftermiş. Şimdi baktığımda, kendime, Selimiye Katedrali'nin güney yüzünü çizmeye kalkışarak büyük bir kötülük yaptığımı düşünüyorum. Belki de deneyip hevesimi kaçıracak kadar başarısız olacaktım. Neyse ki biraz uğraşmışım.


Peki, fotoğraf çekmek varken böyle işlerle uğraşmak ister insan? Belki bunu ben Selimiye Katedrali'ni çizmeye çalışırken sorsaydım "Heeeç, hoşuma gittiğinden herhalde!" gibi bir cevap verebilirdim kendime (bak bak, ukalaya bak!). Ama şimdi düşünüyorum da, Sümbüllü Kilise'nin çizimine baktığımda Ihlara Vadisi'ne gidiyorum birkaç saniyeliğine. 8 ay sonra, soruma daha mantıklı bir cevap bulmuş oluyorum böylece.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Artvin-Trabzon Bisiklet Turu 2. Gün : Kendini Tanımak

"Simsiyah gölgelerin içinden,
Güneş olup suretimi püskürsem.
Yamaçlarda çay toplayan kad'n-ana
Uzatsan da, hürmetle elini öpsem.
Ardıç olsam, kayın olsam , büyüsem...
Çam dalında sallanan gamsız kozalak;
Tıpkı senin gibi, toprağa düşsem..."


Kimileri; neşesinden yerinde duramaz bir seyahatte. Yolda olmanın verdiği heyecan ve mutluluk her bir tasayı unutturur zat-ı âlîlerine. Hani paçalarından tutup silkelesek, içlerinden kelebek çıkar. Kimileri ise; bir türlü yıkamaz suratındaki mahkeme duvarlarını. Aklı hâlâ geldiği yerdedir. Odaklanamaz. Onları silkelemeye gerek yok. İçlerinden çıksa çıksa mübaşir çıkar. Ben mi? Bense sadece şarkı söylerim...

Kül rengindeki bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan güneş, savaşı kaybedip vatanını terketmişti. Bize bıraktığı bir kaç damla ışık ile uyandığımda hiç horoz sesi duymadım. Emrah'ın hâlâ pineklediğini görünce tekrar çadırıma girdim. Hava oldukça soğuktu. Gece boyunca tepemde dalaşan köpeklerin mesaileri henüz bitmişti. Sarışın olan, az ilerideki taksi durağını korumakla görevliydi. Esmer olan ise diğerini kışkırtmakla...Yan taraftaki çay ocağından sesler yükselmeye başlamıştı bile. Selamlar, sabahlar, günaydınlar... Onlar duymasa da her birini içtenlikle cevapladım.

Belli bir hedefiniz yoksa nereye gittiğinizin de önemi yoktur. Şuursuzca ilerlersiniz. Karşınıza çıkan her viraj  yeni sürprizler doğurur. Kimi zaman yüzünüz bayram şekeri tadı verir, kimi zaman ise bir zemberek. Fakat her iki sonuçta da bir şeyler öğrenirsiniz.

İşte böyle şuursuzca çıktık yola. Pedala basar basmaz bir rüzgâr karşıladı cepheden , sanki bizi bekliyormuşçasına. Öyle ki, geri püskürtecek! Rüzgâra karşı pedal çevirmek zordur, yüklü bir bisikletle daha da zor... Zaman zaman yer değiştirip birbirimizin ardına sığınsak da rüzgârdan kaçmaya başaramadık. Planlarımızda yaylalara girmek de vardı, fakat Kaçkarlar'daki yoğun kar ve üzerimizdeki ince kıyafetler bir kez daha düşünmemize sebep oldu. Ayder'i gösteren tabelaya hüzünlü bir bakış attıktan sonra yolumuza devam etme kararı aldık. Bu noktadan sonraki hedeflerimiz değişti; Rize'ye var, Çaykur paketleme bölümünü bul, Melih Açık ile tanış!

10 Nisan 2015 Cuma

Baskil'de bir kazı-dolgu hatırası


Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk.
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.



Seçim günü, hava buz gibi soğuk. Küçük ilçelerde daha ateşli geçer seçimler. Her partinin kendi kıraathanesinde, adaylara destek istenir, beleş çay içilir. Baskil'e vardığımızda da durum böyleydi. Parti bayrakları, seçim heyecanı ve adayların kalp atışları arasından geçip Kuşsarayı köyüne doğru yol aldık. Tam bir sene olmuş. Baskil'den 10 kilometre kadar uzaklaşmıştık ki şiddetli bir kar yağışı başladı. Rüzgarın tam karşımızdan esmesiyle bir işkenceye dönüşmüştü turumuz. Ne yapmalı? -Kuytu bir köşe bulmalı. Nerede? -İşte orada! Yol inşaatı, kim bilir ne zaman tamamlanmış. Yapılan kazıdaki hafriyat bir köşede, yaklaşık 20 metre genişliğinde bir yığın olacak şekilde kenara itilmiş. Bu geceyi geçirmek için ideal bir köşe. Ama bir sorunumuz var: Çadır kuracak kadar düz bir yer yok!

Rüzgarlı bir gecede çadırın sallanıp hırpalanmasını engellemek için, yıllar evvel tesadüfen almış olduğum bir inşaat mühendisliği dersi gelmişti aklıma:

"Yol inşaatında, kazıdan çıkan malzeme, dolguda kullanılabilir. Kazı ile dolgu birbirine ne kadar yakın ve hacim olarak eşitse, yolun o kadar ekonomik olur."

O zaman, bu ufak çaplı mühendislik projesine başlayalım!

Adım-1 Araziyi tanı

Çadır gürültüsü olmadan, güzel bir gece geçirmek için rüzgarı kesen bir engel bul. Zemini incele. 


Adım-2 Projeyi oluştur

31 Mart 2015 Salı

İçinden Bisiklet Geçen Reklamlar

Dergi okurken, çoğu zaman reklamlara dikkat etmeyiz. Sonuçta reklamdır, niçin vakit ayıralım onları okumaya? 

Ama bisikletle ilgili reklamlar ilgi çekici olabiliyor. İşte, National Geographic dergisinde yayınlanmış birkaç bisiklet reklamı.

1- Schwinn al, tatilin eğlenceli geçsin (Aralık 1941)


27 Mart 2015 Cuma

En güzel kaleler ayağınıza geldi: 100 Kale, Türkiye'nin Kültür Mirası


Tepedeki çimenlikten seyreylesek şu alemi
Küçülmüş, ufacık olmuş insanların alemi
Bir buluta uzanıp bir bulutun kanadına dokunmak
Vazgeçmek birden bire, her şeyden vazgeçmek...




1. isim, tarih Düşmanın gelmesi beklenilen yollar üzerinde, askerî önem taşıyan şehirlerde, geçit ve dar boğazlarda güvenliği sağlamak için yapılan kalın duvarlı, burçlu, mazgallı yapı, kermen
"Onu kalenin yanındaki küçük mezarlığa, bir zeytin ağacının yanına gömdüler." - Halikarnas Balıkçısı

Tepe var ama çimenlik değil. İnsan da kalmamış, her yer, nehrin kenarındaki bütün köyler sular altında. Ama bulut aynı bulut, kuş aynı kuş. İnsanlık onlara pek zarar verememiş. Yalnızca Pertek Kalesi kurtarabilmiş kendini. Hala yüksekte, hala etrafına hakim. Eee, dev bir kale, bir baraja mı mağlup olacak?

***

Kitabı kütüphaneden ödünç aldığımda rastgele bir sayfayı açtım. Şans mı denir bilmem, Engüzek kalesinin hoş -belki de sönük, o güzelim kalenin azametini yansıtmaktan aciz- bir fotoğrafıyla karşılaştım. Sanki bani çağırıyordu yine. "Dur bakalım," dedim içimden, "bir daha ne zaman görüşeceğiz."

Sonra bir sayfa, bir sayfa daha... Meğer ne kaleler varmış, binlercesini bilmeden, görmeden yaşamışız bu güne dek. Pekâlâ, bu bize ne kaybettirdi? Yaşadığımız şehrin yüzlerce -belki de binlerce- yıl güvenliğini sağlamış, onu denetim altında tutmuş yapısını kimin inşa ettiğini bilmezdik. Ona -ve dolayısıyla koruduğu şehre-kimlerin hâkim olduğunu, onu kimlerin yıktığını, kimlerin onardığını da bilmezdik. Ve böylece bu heybetli yapılar, bize koca bir tarihi değil, yalnızca köstebek gibi her yanı eşen definecileri ve alemcilerin bıraktığı idrar kokusunu hatırlatırdı.

18 Mart 2015 Çarşamba

Kendin yapçının günlüğü-2: Steadicam yapımı


Öncelikle, keşke şöylesini yapabilseydik:


Hem teknik imkansızlıkla, cehalet ve parasızlık da bir araya gelince, biz ancak şunu yapabiliyoruz:


Yukarıdaki fotoğrafta poz veren çekik gözlü arkadaşın duruşunu fark etmişsinizdir. Bizim yapacağımız sabitleyicide, görüntüyü sabitleme görevini vücudumuzdaki eklemler, ayak bileği, diz, omuz ve dirsekler yapacak. Sabit bir görüntü için parmak uçlarınıza basarak adım atmalı, omuz ve dirseklerinizi daha esnek, kaslarınızı daha gevşek tutmalısınız.

Şimdi, malzemelerimizi ve onların fiyatlarını görelim.

10 Mart 2015 Salı

Çok Yarayışlı Bir Cihaz: Camelion USB Pil Şarj Cihazı


Bahar geliyor; benim gibi kışın bisiklete binmeyen tatlı su turcularının yollara düşüp piyasa yapacağı günler yaklaşıyor. Bu aralar ekipman ihtiyacımızı gidermek için en uygun günler. Bol bol fotoğraf çekeceğimiz bu turlarda, kameralarımız su yakmayacak tabii ki. AA boyutundaki pilleri cayır cayır tüketeceğiz. Hele ki birkaç gün sürecek kamplı turlarda pil ihtiyacımız hem kamp lambası, hem de kamera, hem de bisiklet aydınlatmaları dolayısıyla artacak. Bu ihtiyacımızı bakkallardan pil satın alarak değil de pillerimizi güneş paneli veya güç bankasından şarj ederek gidereceksek bir usb çıkışlı pil şarj cihazına ihtiyacımız olacak.


Geçen hafta Malatya'daki Koçtaş'ta gezerken çok işime yarayacak bir cihaz gösterdi Mustafa (Mustafa hakkında detaylı bilgi için tıklayınız): Camelion USB Pil Şarj Cihazı.

20 liralık fiyatıyla biraz cep yaksa da yanında kutuya dahil olan dört adet 1300 mAh'lık AA boyutunda pille kendini affettiren cihazı daha deneme imkanım olmadı, sadece kutuyu açarak çalışıp çalışmadığını denedim. Zaten bu yazıyı da "bakın, böyle bir cihaz satılıyor Koçtaş'ta, işinize yarayabilir" demek için yazdım. Cihazın kutusundan şunlar çıkıyor, gösterelim Uğurcum.

1 Mart 2015 Pazar

Dört Adam, Bir Hayal-1: İpek Yolu'nda Son Kervan

"Bu kitap, Arif Aşçı, Necat Nazaroğlu, Murat Özbey ve Paxton Winters adlarında dört genç insanın yaklaşık 12000 kilometre boyunca eski çağların İpek Yolu'nu bir deve kervanıyla aşarak Çin'den başlayıp, Kırgızistan, Özbekistan Türkmenistan ve İran üzerinden Türkiye'ye kadar gelişlerinin hikayesidir."

Celal Şengör'ün Zümrüt Ayna adlı kitabını okurken sıra o yazıya geliyor:


Yazı Arif Aşçı adında, yaşlı başlı, güler yüzlü (bunu yazının fotoğrafından anlıyorum) bir insandan bahsediyor. Onu tanımıyorum -ki bu benim gibi cahil biri için gayet normal, televizyona çıkmayanı tanımıyoruz artık-, ama Celal Şengör kendisi için şunu diyor: Arif Aşçı, bugün ülkemizde yaşayan en önemli insandır! Celal hocanın cümle sonuna koyduğu o ünlem işareti hem cehaletimi yüzüme tokat gibi çarpıyor, hem de İnternet bağlantısı olmayan mağaramda merakımı kabartarak "Sabah olsa da Google'a Arif aşçıyı sorsam!" dedirtiyor.  Celal hocanın yazısından, Arif Aşçı'nın develeri taşlık zeminde yürütmek ve Paris'teki Saint German Bulvarı'nın 184 numaralı binasının kapısındaki heykel hakkında bilgi sahibi olduğunu öğreniyorum. Haydaaa! Çıldıracağım, kim yahu Arif Aşçı? Merakım kaynayan süt gibi taşıyor, utanmasam gecenin bir yarısı komşunun kapısına dayanıp "Tanıyor musun Arif Aşçı'yı?" diyeceğim (gerçi onun da tanıyacağını sanmam, toplu konut olarak cahiliz).

Bir de Arif Aşçı'nın kitabı varmış, "İpek Yolu'nda Son Kervan" diye. Kervan diyor; adam kervancı herhalde. Çin'den Saint German Bulvarı'ndaki 184 numaraya ipek filan taşıyor olmalı (yoksa hem deveyi taşta yürütmeyi, hem de kapıdaki heykeli bilmesine imkan yok). Yazıyı okuyup kitabı kapatıyorum. Aklım Arif Aşçı'da kalıyor; kim bu adam?

19 Şubat 2015 Perşembe

Bir Diriliş veya Geri Dönüş mü?

Okuyucuya not: Bu yazı, A. M. Celal Şengör'ün Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi'nde, 1999 yılında yayınlanmış yazılarını derlediği, Ka Kitap Yayınevi'nden çıkan Zümrüt Ayna adlı kitabından bu sayfaya aktarıldı. Niçin? Size "Arif Aşçı kimdir?" dedirtebilmek ve onun hakkında biraz araştırma yapmanızı sağlamak için. Çünkü ilerleyen günlerde Aşçı'nın bu yazıda da adı geçen kitabı İpek Yolu'nda Son Kervan elime ulaşacak ve Deniz Çingenesi'nden bahsettiğim kadar bu kitaptan da bahsedeceğim. Hazırlık olsun. Ben kendisinin adını ve çalışmalarını çok geç duydum (daha evvel "Abi fotoğraf sanat mı yea?" diyen biriydim örneğin). Siz de geç kalmayın benim gibi. (Unutmadan, bu yazı bir coğrafya meraklısına, Uğur Başdağ'a da armağanım olsun.)

Geçenlerde Arif Aşçı geldi ziyarete. Gelirken de son kitabından bir nüsha getirdi hediye olarak. Akşamın ta içlerine sarkan bütün bir öğleden sonrayı geçirdik beraberce, hem de müthiş keyiflenerek. Sohbet nerelere gitmedi ki! Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti Washington DC'de bir asırdan fazla bir zaman önce çekilmiş bir fotoğraf, Paris'te Saint Germain Bulvarı 184 numaradaki bir bina ve onun kapısı üzerindeki heykel, develere sert ve taşlı zemin üzerinde yol aldırma teknikleri, Tanrı Dağları'nın karlar içinde nasıl geçilebileceği, Orhun Yazıtları, Irak'ta yaşayan Türkmenler, Madrid'deki Alcala Caddesi'nde bulunan The Geographic Club (Ccoğrafya Kulübü) adlı lokanta, dünyada bilinen en eski pusula, Piri Reis, James Cook'un Pasifik seyahatleri, Güneydoğudaki vatandaşlarımıza refah imkanları ve bunların bugünkü bilim ve bugünkü toplum için önemi ve daha neler neler... Hepsini yazmaya kalksam bu köşedeki yerim yetmez. Bu nedenle Arif'in beni ziyaretinin esas nedenini anlatacağım yalnızca.

Dikkat buyurulursa, yazımın başında kimdir bu Arif Aşçı, son kitabı neden bahseder, söylemedim. Ümidim, en azından bu köşenin okurlarının hepsinin zaten O'nun adını ve eserlerini biliyor olmalarıdır. Ama bilmeyen okuyucum için Arif Aşçı'yı tanıtayım: Arif Aşçı bugün ülkemizde yaşayan en önemli insandır! Latife ettiğim veya abarttığım sanılmasın. Ben gerçekten O'nun Türkiye'de yaşayan en önemli şahsiyet olduğu kanaatimde samimiyim. Niçin? Çünkü Arif Aşçı bir Coğrafya Vakfı kurmayı yaşamına birinci hedef yapmış, bildiğim tek kişidir ülkemizde.

Arif Aşçı (1958-    )
"Düşünebiliyor musun" diyor heyecanla Arif, "etrafımızdaki ülkelerin coğrafya ve tarihinden neredeyse tamamen habersiziz. Ne tüccarımıza, ne sanayicimize ne de askerimize sunulabilecek coğrafi bilgimiz var. Ülkemizde her gün binlerce coğrafya sorunu yaşanıyor; heyelan gibi, sel gibi, deprem gibi olaylar, yurttaşımızın canını; kuraklık, turizm, ticaret gibi olaylar parasını alıyor. Ne şehir ne de yol planlaması adam gibi. Küreselleşen dünyada, dünyadan habersiziz. Elalem Merih'e ulaştı, biz daha uluslararası iletişimimizi adam gibi yapamıyoruz. Bırak uluslararası iletişimi, İstanbul'da adam gibi telefon çalıştıramıyoruz. Çevre sorunları desen tam bir başıboşluk içinde.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Fedakar sinek ile "Kasiyeri Ryan'ı Kurtarmak"

Bisiklet sürerken gözlük takmayanların gözüne kaçmakla görevli sinekler vardır. Her bisikletçi, en az bir tanesine denk gelmiştir. Benim için görevlendirilmiş olanıyla Şebinkarahisar'a giderken karşılaştım. Tabii ki o, gözyaşımda boğularak can vermişti çoktan (ne kadar edebi oldu la böyle söyleyince!). Bana, bütün iyi niyetiyle, bisiklet sürerken gözlük takmam gerektiğini canı pahasına gösteren bu fedakar sinek, planımın da yaklaşık iki saat aksamasına sebep olmuştu. Bu aksama, Şebinkarahisar'da iki tas işkembe çorbası içmeme, güzel insanlarla tanışmama vesile olacaktı aynı zamanda (ah güzel sinek, hepsi senin sayende).


İki tas çorbayı gömdükten sonra, büyük bir keyifle yüzümü Şebinkarahisar Kalesi'ne döndüm. Çıkmalı mıyım? O kadar yüksekte ki! Kim uğraşacak şimdi! (işkembe çorbası böyle bir tembelliğe sebep oluyor galiba)

En iyisi markete girip biraz yiyecek depolamaktı. Kahraman bakkalların dikkat çekici tabelaları olmamasından dolayı, gözü evvela süper marketleri gören bir tur bisikletçisi olarak -Ferhan Şensoy duymasın- A101'e yöneldim. Her zaman başıma geldiği gibi, hatta yeri geldiğinde çok eğlenceli olabiliyor, turist zannedildim. Tabii lan, bildiğin turisttim ben. Hollandalı filan olabilirmişim. A101'e mal taşıyan kamyonun şoförü öyle diyor yükleri boşaltan elemanlara. (Bazen ben bile düşünüyorum, "Tanrı bizi yarattı, biz de Hollanda'yı yarattık!" diye.) Ses etmemek lazım böyle durumlarda. Giriyorum markete, makarna, acil durum konservesi gibi kolay yiyecekleri depolarken ses tellerine söz geçiremeyen kamyoncu, kasiyere sesleniyor:

-Ben senin başvuru formunu gördüm koçum, "İngilizce biliyor" yazıyordu, haydi, görelim İngilizceni!

Kasiyer gergin. Gerilme kardeşim, biz Hollandalılar çok alçakgönüllüyüz, rahat ol. Kasaya yaklaşıyorum, bu tip marketlerde olan "Hoş geldiniz" yapmacıklığı yok. Kasiyerin bir gözü bende, bir gözü de nefesini tutup dışarıdan bizi izleyen kamyoncu-yük indirici koalisyonunda. Nasıl dalga geçilecek kim bilir! Bir şeyler yapmak, kasiyerin karizmasını kurtarmak lazım.

- Makarna üç tane, diyorum kasiyere. Göz göze geliyoruz. 

- Türk müydün, diyor. Son beş dakikalık Hollandalılığımı saymazsak evet. Konuşuyoruz, dışarıdaki meraklı kalabalık hayal kırıklığına uğramış belli ki. Kasiyerin benimle konuşamaması gerekiyordu onların planında. Biz içeride Türkçe konuşurken, onlar dışarıdan İngilizce sanarak -tabii ki buna üzülerek- izliyorlar. 

- Çaktırma, diyorum. Ben "Bye!" derim, "Have a nice day!" derim, sen de "Bye!" der geçersin. Ortamlarda İngilizce konuştum de, kim bilecek?

Plan işliyor,dükkandan çıkarken oynuyoruz senaryoyu, kasiyer memnun, kamyoncu ise kırılan hayallerini, kasiyerin bu başarısını küçümsemeye çalışarak gizlemeye çalışıyor. 

Fedakar sinek, bunlar hep senin sayende. Kamyoncu dışında herkes sana minnettar.

6 Şubat 2015 Cuma

Süper tespit: Tur bisikletçiliği > Otostop

Otostopçuları sevmem.

Tur bisikletçilerini severim.

Aslında bu yazının özeti bu iki cümle. Bugüne dek otostop yaparak gezenler hakkındaki düşüncelerimi bir temele oturtamamıştım. Ancak dün misafir ettiğim üçü, "seyahat dilencileri" hakkındaki fikirlerimi bir araya getirmemi sağladı.

Hepimiz -en azından çoğumuz- en az bir kere otostop çektik, ne olduğunu az-çok biliyoruz. Yol kenarında durursunuz, elinizi yumruk yapıp -trafiğin akış yönüne göre, Türkiye'de sağ elinizi kullanmalısınız- baş parmağınızı kaldırarak şoförlere "Ühüüü, param yook, beni beleşe taşı lütfeeen :.( " bakışları atarsınız (Alıştırma 1: Bu el hareketini ve hüzünlü bakışı ayna karşısında yapmayı deneyiniz. Acemi iseniz şuraya alalım sizi: https://www.youtube.com/watch?v=iZjU3roeQXg#t=506) Sonra bir şoför durur, binersiniz aracına. Yazılı olmayan kurallara göre, şoförün her dediğine "Evet abi, haklısın!" demek zorundasınız (Alıştırma 2: Kısa bir süreliğine, misafir olduğunuz bir TIR'ın kupasında şoförle siyasi bir tartışmaya girdiğinizi düşününüz.). Sonra "parasızlık-makarna-öğrenciyiz biz yea" üçlüsünden başka geyiği olmayan bir öğrenci olarak cebinizdeki Samsung Galaxy Note Bilmemkaç'ı çıkarıp şoförle selfie çekersiniz. Çok gigabaytlık internet paketiniz sayesinde anında sosyal paylaşım sitelerindeki "seyahat dilencisi" sayfalarında yayınlarsınız, gelsin beğeniler filan (Alıştırma 3: Bu alıştırmayı evde kardeşinize şoför rolü yaptırarak tekrarlayınız.). 


Açıklama 1: Burada bahsedilen seyahat dilencileri, Anadolu yollarında karşılaştığımız, bağına bahçesine gitmek zorunda olduğu için otostop çeken amcalar-teyzeler değil, genelde üniversite öğrencilerinden oluşan özenti topluluktur.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Uzun Bisiklet Turlarında Gözden Kaçanlar-4: Sırt çantasıyla tura çıkıyormuşsun, çıkma!

Az evvel marketten geldim bisikletimle. Kutulu, düz tabanlı olan ıvır zıvırı bagaja, patatesle soğanı da sırt çantama koymuştum. Yolun yarısına gelmeden, sırtım sırılsıklam olmuştu bile. Omuz ağrısı da cabası!

Yirmi dakikalık bir sürüşte bu hale getiren çanta, uzun bir yolculuk için doğru tercih midir sizce?

Şimdiye dek birçok turcuya denk geldim, çoğunu kendi bloglarından veya sosyal paylaşım sitelerinden takip ettim. Neredeyse hiçbirinde, sürüş sırasında sırt çantası göremedim. Ben de hiçbir turumda sırt çantası kullanmadığım için, bunun ne kadar doğru bir tercih olduğunun farkındayım.

Günümüzde birçok spor kıyafeti -ki buna bisiklet kıyafetleri de dahil tabii ki- ter tutmama özelliğine sahip. Bir pamuklu tişört, ağırlığının birkaç katı su tutabilirken, polyester bir koşu tişörtü, ağırlığının yarısı kadar su tutar. Polarlar, koşu kıyafetleri, ayakkabılar, terin vücudunuzdan kolayca uzaklaşmasını sağlayan kumaşlardan üretilirler. Gore-tex ve Novadry gibi kumaşlar da, hem su geçirmeme, hem teri dışarı atma, hem de hava alma özelliğine sahipler. Bunları niye söyledim? Tamamen terin vücuttan uzaklaştırılması için geliştirilen bu teknolojilere sahip kıyafetler giyerken, sırt çantası takıp kendine eziyet etmenin ne alemi var?

Sırt çantasıyla markete bile gitmem ben bundan sonra. Geçtim tura çıkmayı...

Kumaşlarla ilgili biraz daha detay için: http://tr.benetton.com/2013/07/29/fabric-glossary/

*Fotoğrafın kaynağı: http://travellingtwo.com/11211

30 Ocak 2015 Cuma

Tanrı misafiri olsa kapıyı açmam: Guy Delisle

Bu aralar hava soğuk. Balkanlardan yurda vizesiz giren soğuk hava kütlesi daha Elazığ'a varmadı ancak kendisiyle turda karşılaşma olasılığı beni korkuttuğu için evden çıkmayı gözüm kesmiyor.

Sıcak iklim hayvanı olmak zor. Kaloriferi harlasan fatura kabarıyor, harlamasan bademcikler... Can sıkıcı tabii. Ev hapsi gibi, değil gibi. Ara sıra markete gidiyorum, her seferinde evin ihtiyaçlarını belirlemeden gittiğim için almamam gereken şeylerle dönüyorum. İhtiyacım olanlar ise kendilerine muhtaç olduğum anda aklıma geliyor... Artık çok geç! Plansızlık böyle bir şey.

Evvela Demir Kırat belgesel serisini bitirdim (adını bile hatırlayamadığım yabancı dizilere hiç ilgi duyamadım -Air Crash Investigation hariç de lan!). Bir gecede hem de. Evvela çok partili döneme geçtim, sonra birkaç seçim atlattım, en sonunda Yassıada. Birkaç saatte yakın tarih hakkında biraz fikir edindim. Ama 10 bölümlük belgesel bir gecede bitince, müsrif olduğumu anlıyorum. Osman Atasoy'un Uzaklar Antarktika belgeseli de o kadar sıkıcı ki, 21 Ağustos 1965 gecesi Sadun Boro'ya izletsen vazgeçer Dünya seyahatinden.

Ne zamandır harddiskimde yer işgal eden bir çizgi roman serisi gözüme çarptı. Guy Delisle'nin ürünü olan bu üç çizgi roman hem iyi vakit geçirmemi hem de bilinmeyen bir şehre bir çizer gözüyle bakmamı sağladı (herhangi bir şey çizdiğim yok tabii ki).


Bir çizerin, her ayrıntıyı not edişini, gözlerinin "ters giden bir şeyler" dedektörü gibi çalıştığını görmek ilginçti (demek ki bu herifler böyle yaşıyor hep). Guy'ın çizdiği sıralamayla, serinin ilk kitabı Kuzey Kore'de geçiyor. Bir animasyon işi için görevlendirilen Guy, üç kitapta da hiç aşina olmadığı kültürlerin içindeki bir yabancı olarak gözlemlerini aktarıyor.

23 Ocak 2015 Cuma

Çeviri Haber: Yeraltı Bisiklet Parkı Louisville'de Açılıyor!

Louisiana Bisiklet Parkı'ndan bir görüntü. fotoğraf: Mega Cavern
2015'in Şubat ayında, 45'ten fazla bisiklet parkuru, Louisville kentinin 30 metre altında hizmete açılacak.

Louisville Mega Mağara'nın bir parçası olan Mega Yeraltı Bisiklet Parkı, her yaştan bisikletçi için  atlama rampalarından sıralı tepeciklere (pump track), ikili slalomdan bmx'e, cross country'den dar patikalara kadar birçok seçenek sunuyor.

Louisville Hayvanat Bahçesinin altında uzanan 27 kilometre uzunluğundaki kapalı taş ocağında hazırlanan, 30 bin metrekarelik alana sahip bisiklet parkı, bu dev mağarada bulunan zip-line, ip cambazlığı (aerial rope), nostaljik tramvay ve kendi aracınızı sürebileceğiniz ışıklı mağara* gibi bir dizi eğlence merkezinin sonuncusu.

Louisiana Bisiklet Parkı'ndan bir görüntü. fotoğraf: Mega Cavern
Bisiklet parkı, "ilk yeraltı bisiklet parkuru" olarak tanıtılsa da, burada bisiklet sürecek bisikletçiler, yeraltında bisiklet süren ilk bisikletçiler olarak anılamayacak.

Bisiklet parkının ikl aylarında kendi bisikletlerini getirmek zorunda kalacak olan bisikletçiler, Mart-Nisan 2015'ten itibaren bisiklet kiralama hizmetinden yararlanabilecekler.

Yeraltı Bisiklet Parkı veya Mega Mağara hakkında daha ayrıntılı bilgi için web sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

* Bunun ne olduğunu anlayamadım pek. YouTube videosunu izledim, yine anlamadım.

Haberin kaynağı: http://cavingnews.com/20150120-underground-bike-park-open-louisville-kentucky
Çeviren: Yusuf Kargınoğlu


Belgeselcilerin Söyleyeceği Şeyler Var-1: Hunter Nichols ile 44 gün

Ben üniversitede öğrenciyken, YouTube yeni açılmıştı. O zamanlar "video paylaşım sitesi" dendiğinde ne gelirdi ki aklımıza? Zaman geçti, yüksek çözünürlüğe sahip videolar olağan hâle geldi. Tabii ki bu, yüksek kaliteli videoları çekebilecek kameralara ulaşmanın -eskiye nazaran- çok daha kolay olmasının bir sonucu. Aksiyon kameraları -özellikle GoPro-, video kaydedebilen DSLR kameralar, mega mega pikselli cep telefonları, çoğumuzun kolayca erişebileceği fiyatlarda, yol kenarındaki teknoloji mağazalarında satılır oldu. Bunun sonucunda benim gibi cahiller bile "Ben belgesel çekeceğim!" diye ortalıkta dolaşmaya başladı (paragrafın bu şekilde sonlanacağını kestiremedim, lâf ne ara bana geldi lan?).

Aşağıda YouTube'a yüklenen ilk videoyu görebilirsiniz.


Şimdi yazıyı Hunter Nichols'a bağlamam lazım. 

İşte bu kameralar var ya bu kameralar... Bunları adam gibi kullanan insanlar da var. İşte Hunter Nichols da bunlardan biri (şaka maka, olayı asıl konuya bağladım). Hunter Nichols, Alabama'da yaşayan bir film yapımcısı (yönetmen, kameraman, ne bileyim, hepsi bir arada işte). Daha 9 yaşındayken hayatının ilk fotoğraf ödülünü kazanmış hatta (bunu "O kategoride yarışan tek kişi değildim hacu, rakiplerim filan vardı." diyerek vurguluyor. Hunter, bu sayede fotoğrafa olan ilgisini profesyonel alana da taşıyacak bir adım atıyor ve radyo-televizyonculuk okuyor (buradan, küçükken verilen ödüllerin hayatınızı nasıl yönlndirebileceğine dair bir ders var). Daha sonra da ünlü bir fotoğrafçı olan -kndisi öyle söylüyor, ben tanımıyorum- Beth Maynor Young, Hunter'ı yanına alıp eğitiyor (burada da, bir bilenin, siz gençken/tecrübesizken nasıl hayatınızı etkileyebileceği üzerine düşünmemiz gerekiyor). Sonuç olarak, ortaya "Ben belgesel çekmek istiyom!" diyen bir Yusuf değil, işi bilen bir Hunter Nichols çıkıyor (bu paragrafın sonunda da kendime geçirdim lâfı yine).