29 Ağustos 2015 Cumartesi

4 Eylül Mavi Treni'nde bir seyahat

Alican'ın düğün haberini aldığımda bahardı yanılmıyorsam. O düğüne gitmemek, orada olmamak, Alican'la geçirdiğimiz Gonya yıllarına hakaret olurdu. Hiç tereddüt etmeden, yolculuk için bilet aramaya koyuldum. Uçaklarda yer yok. Olanlarda da uçağa ortak oluyormuş gibi fiyatlar var. Havacılıkta kol uçuşu diye bir tabir vardır; bu fiyatlarla benim yapacağım yolculuk da bir nevi "kol gibi" bir uçuş olacaktı (ahlâk yoksunuyum efendim, böyle pis şeyler söyleyebiliyorum bazen insan içinde). Zaten kısa süren uçak yolculukları -kalkış ve iniş anı hariç- herhangi bir keyif vermiyor. Bana saatler süren ama yolculuk hazzını da doruklara taşıyan, konforlu ve ucuz bir ulaşım yöntemi lazım. Ne olabilir bu? Otobüs olamaz. Güvenli değil, çok da hızlı değil, hareket edemiyorsun, çişin gelse -afedersiniz- ya pet şişe, ya şoföre yalvar yakar. Bir de on numara yağ... Neyse. Otobüsün üstünü çizdik. Geriye ne kaldı? 

"4 Eylül Mavi Treni!"

Ben tren yolculuklarını severim. Yıllarca Konya-Haydarpaşa arasında mekik dokurken TVS2000'in tekli koltuğunda geçirdiğim uzun yolculuklar, Eskişehir Garı'nda çay satan çılgın çaycı, kuş uçmaz kervan geçmez ıssız garlar, pişmaniye satıcıları... Ne zamandır tren yolculuğu yapmamış olmanın verdiği ruhsal boşluk, Malatya-Ankara tren biletimi cebime koyunca tatlı bir heyecana bıraktı yerini.



Garda düğün alayı

Malatya Garı'nda trenin hareket saatini beklerken, yaklaşan davul zurna sesi, ardından gar kapısından giren gelinle damat gardaki herkesin dikkatini çekti. Onlara göbek atarak katılanlar, fotoğraflarını çekenler, uzaktan gülümseyerek izleyenler... İlk defa bir gelin ve damatla aynı trende yolculuk yapacağım (damat veya gelinin demiryolcu olabileceğinden şüphelenmedim değil, öyle olmasa bile gardan köylerine trenle gitmek güzel bir düşünce).



Hekimhan yakınlarında bir köyde trenden inen düğün alayı, göbek atarak köylerine doğru ilerleyip gözden kayboldular. Ömürleri boyunca mutlu olsunlar. Bana ve diğer yolculara güzel bir hatıra bıraktılar.

Yemekli vagonda akan zaman

Güneşi yemekli vagondan uğurlama fikri kötü yazılımcı Sefa'dan çıktı. Ankara'ya geleceğimi yalnızca o biliyordu. Kötü yazılımlarıyla şansını Ankara'da denemeye karar veren Sefa'yı biraz özlemiştim (biraz özledim, öyle çok özlenecek bir herif değil o). Defalarca trenle seyahat etmiş olmama rağmen bir kere dahi yemekli vagona girmemiştim. Ne çok şey kaybetmişim! Her ne kadar o efsane gibi anlatılan tıklım tıklım yemekli vagonlar gibi olmasa da klimanın serinlettiği vagonda yemek yemek ayrı bir keyif. Hele bir de tek başına seyahat ediyorsanız...

Sonrası bir baba oğul ile aynı kompartımanda, beyaz çarşaflarla hazırlanmış yatakta, rahat bir uyku. Ve sabahın köründe varılan Ankara... 

-Tık tık! Ankara!

Kondüktörün kapıyı tıklatmasıyla uyandım. Telefon alarmı değil kondüktörün kapı tıklatması, erteleyip 5 dakika sonra tekrar çalmasını sağlayamıyorsunuz; uyanmak lazım. Toplanan çarşaflardan sonra ayrılık vakti... Baba oğul banliyö treniyle uzaklaşırken, ben Kızılay'a doğru yürüdüm. 


Tren yolculukları beni mutlu ediyordu, yine öyle oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder