21 Ekim 2015 Çarşamba

Karagöl'ün Yukarısı

Ben kâğıt üstünde Sinopluyum. Herhangi bir şehre veya herhangi bir plaka koduna özel bir sevgim olmadı hiçbir zaman. Rize'nin yağmuruyla Karapınar'ın kum şeytanları bana aynı şeyleri hissettirdi. Ama bunun bir de buruk yanı var tabii ki. Herhangi bir kültüre ait olamamak, haymatlos gibi arada kalmışlık, düğünlerde kenarda oturup "ulan bu millet nerede öğreniş böyle oynamayı?" demek filan... Çoğu zaman can sıkıcı oluyor bu.

Yakınlarda bir zaman, Artvin'in bir yaylasında da hissettiğim tam olarak buydu. Daha dağları aşarken bir yabancılık, bir "vuuu, ne güzel yerler lan" demeler. Ben ne böyle dağlara, ne böyle yağmura alışıktım, ne yapabilirdim ki? Bir köy çocuğunun rahatça gezdiği yerde bir şehirli "Ya domuzlar beni öldürür, ayılar parçalar, goriller başımı ezerse?" demez de ne yapar?

Borçka'dan Karagöl'e doğru tırmanırken heyecandan ziyade yakıt göstergesinin gözle görülür hareketlerinin verdiği az biraz sinirle, yolun çizgilerini takip ediyordum. Mehmet ile Rahmi uyuyorlar. Onlar bana, ben aracın hidrolik direksiyonuna sonsuz güvenirken yol ayrımına geliyoruz: Karagöl az ötede.

Turistik yerlerde turist olarak bulunmak, hele hele tur minibüslerine doluşup da "Burada bir buçuk saat kalacağız!" diye bağıran rehberlerin gözetiminde eğlenmeye çalışmak biraz acizce geliyor bana ("Perşembe günü Elazığ'da olmam lazım." diye ikide birde içinden tekrar eden Aciz Yusuf Efendi, başkalarının eğlencesine de dil uzatır böyle).