18 Kasım 2016 Cuma

Warmshowers nedir? Kimler kullanır? Güvenilir bir site mi?

Warmshowers diye bir site buldum, süper. Şimdi size onu anlatacağım. "Yılların Warmshowers'ini sen mi anlatacaksın?" demeyin ağalar, beyler. Bilmeyen bisikletçiler var aranızda. Biliyorum.

Yıllar evvel, bu siteyi ilk ziyaret edişimde üye oldum. Nasıl özendiydim, millet yabancı bisikletçileri misafir etmiş, yorumlar yazmış, onlar da onlara yorum yazmış. Herkesin keyfi yerinde. 

Ben 2014'te üye oldum. Elazığ'a iyice yerleşince, artık birilerini ağırlayabileceğimi düşünmüş olmalıyım. Ben Elazığ'dan kimsenin geçmeyeceğini düşünüyordum ama, bahtımıza ne çıkarsa dedim. O zamandan beri birçok bisikletçiyi ve -maalesef- 3 aptal otostopçuyu misafir ettim. Hâlâ Elazığ'da ikâmet eden en ciddi kullanıcısı benim (diğerleri de arkadaşlarım zaten, onlar da bana yolluyorlar :) )

Bu iki yıl içerisinde iki Kanadalı...


İki Çinli...

22 Ekim 2016 Cumartesi

Fırat Üniversitesi Bisiklet Topluluğu (FÜBİT) ile Hankendi turu

Fırat Üniversitesi Bisiklet Topluluğu (FÜBİT) ile Elazığ'ın Hankendi beldesine 22 Ekim 2016 tarihinde yaptığımız bisiklet turuna 25 kişi katıldı. 5 kadın, 20 erkek bisikletliyle keyifli bir tur oldu. 


19 Ekim 2016 Çarşamba

Birtakım afiş denemeleri

Birkaç etkinlik öncesinde afişe ihtiyacımız oldu, üniversite toplulukları için. Bir iki tane yaptıktan sonra bu işten sapıkça bir keyif aldığımı fark ettim. Buradakiler şimdiye kadar yaptıklarım. (Tamam, bir İhap Hulûsi Görey değil, farkındayım.)

Pertek Kalesi Turu (Bu tur 3 kişiyle gerçekleştirildi.)

Hankendi turu için 

6 Ekim 2016 Perşembe

Sinema: American Flyers

Sanırım ülkemizde vizyona girmemiş 1985 Hollywood yapımı bir spor ve dram filmi American Flyers. Sinema tekniği, yönetmenlik ve oyunculuk açısından vasat bir film. İyi bir Hollywood izleyicisi iseniz konudaki yönlendirmeyi aşıp filmin gelişimini öngörebiliyorsunuz. Başrollerinden birinde o zaman kariyerinin başlarında olan ve sonradan üne kavuşan Kevin Costner var. 110 dakikalık filmin ikinci yarısı ağırlıklı olarak bir yarışı, yarışta yaşananları ve dramatik konunun finalini içeriyor. Eğlenceli sahneler yok değil, sprintçi Eddy örneğin. Epeyce duygu yüklü sahneler de var.


Babalarının Anevrizma hastalığından ölmesi sonrasında, çocukluklarından beri bisiklet düşkünü olan iki kardeşten David annesi ile kalırken doktor olan Marcus başka bir şehre taşınmış, araları biraz açılmıştır. Marcus özellikle babalarının son zamanlarındaki tavrı nedeniyle annesini suçlamaktadır. David de çekip gittiği için Marcus'u.

Marcus bisikleti yarışmalara, hatta olimpiyatlara katılacak seviyede sürdürürken, David daha çok spor ve eğlence amaçlı ilgilenmektedir.

Marcus ile anneleri, David'in yaşamı konusunda farklı yönlerden endişelidirler. Marcus, evden ayrılmadıkça David'in hayatını yaşayamayacağını düşünürken anneleri ise David'in de babasının hastalığını genetik olarak taşıdığından şüphelenmektedir. Marcus bunu fırsat bilerek annesini ikna eder ve David'i çalıştığı enstitüde testlerden geçirmek üzere yaşadığı şehre getirir.

Uyguladığı testlerde bir sorun görmeyince Marcus, David'e Colorado'da yapılacak zorlu bir yarışa katılmayı teklif eder. David ise test sonuçlarının kötü çıktığını ve bunun hayatının son fırsatı olduğunu düşünerek teklifi hemen kabul eder.

Marcus'un kız arkadaşı Sarah'ı da alıp takım minibüsleri ile yola düşerler. David'in molada tanıştığı Becky de aralarına katılır. Yarıştaki en büyük rakipleri ise geçen yılın şampiyonu, Sarah'nın eski kocası ve Marcus'un eski takım arkadaşı, aşırı hırslı, pek de temiz yarışmayan Yamyam Muzzin'dir. Zorlu bir yarış ve final, yarışçıları ve sizleri bekliyor. İyi seyirler...


Sinema: 2 Secondes



2 Saniye, 1998 yılı Kanada yapımı bir film. ABD'deki bir yarışla başlıyor ama sonrası tamamen Montreal'de geçiyor. Bu yüzden başlangıçta biraz İngilizce/Fransızca, geri kalanı tümden Fransızca. Çekimler ve oyunculuk açısından vasatın üzerinde bir film diyebilirim. Ama bisikletsever birisi olarak ben filmi çok beğendim.

Hikaye, iniş bisiklet yarışçısı Laurie'nin çıkışta yaşadığı duraksama sonucu Mammoth dağındaki iniş yarışında podyumu 2 saniye ile kaçırmasıyla başlıyor. Takımın patronu olayı yaşının geçmesine bağlayıp onu takımdan uzaklaştırınca büyük bir yıkım içinde soluğu annesinin ve kardeşinin yaşadığı Montreal'de alır. Bisiklet sürmeden yapamayacağını bildiği için daha kafasını toplayamadan kendisini bisikletli kuryelik yaparken bulur. Kopan zinciri için bisikletçi ararken çıkmaz bir sokağın en dibinde bulduğu mütevazı dükkanda tanışacağı, eski yarışçı, sert, dik başlı İtalyan Lorenzo ile, başlardaki hırlaşmalara rağmen çok güzel bir dostluk kuracaktır. Öyle ki Lorenzo, kızım olsa senin gibi olmasını isterdim diyerek Laurie'yi manevi kızı seviyesine çıkartır :)

Filmde, Lorenzo'nun da dediği gibi, 'kazanmak görecelidir' fikri öne çıkıyor. Olaylar her ne kadar Laurie ile başlayıp onun etrafında dönse de filmin asıl kahramanı bence Lorenzo. Çok sayıdaki bisiklet sürüş sahnesinin yanında bisikleti felsefi bakışla ele alan, özellikle Lorenzo'nun ağzından hikayeler dinlediğimiz sahneler de ilgi çekici. Campagnolo-Shimano, düz-çapraz jant teli örme didişmeleri hoş. Kurye ekibine de çok detaylı olmadan, ucundan değinilirken işlerinde yaşadıkları hoş bir dille anlatılıyor. Premium Rush filmindeki gibi ciddi bir aksiyon yok. Ama taksilerle mücadeledeki yöntemleri ilham verici örneğin...

Eğlenceli ve her yönüyle bisiklet dolu bir film...

5 Ekim 2016 Çarşamba

Sinema: Beijing Bicycle


2001 yapımı filmin yönetmeni Xiaoshuai Wang. Başlarda, 1948 yapımı bir başyapıt olan 'Bisiklet Hırsızları' filmine benzerlik gösterse de, ilerledikçe konu ve anlatım olarak kendi yolunu çiziyor. Yönetmenlik iyi. Zaten Wang, Berlin'den Gümüş Ayı ödülü almış bu filmle. Oyunculuk genelde vasat diyebilirim. Senaryoda da beğenmediğim birkaç sahne var. Örneğin Bay Zhang'ın arandığı sahne... Filmin müziklerini de başarılı bulduğumu ekleyeyim.

Film, Pekin'in kenar mahallelerinde yaşayan 'fakir taşralı' Guei ile 'fakir şehirli' Jian'ın bisiklet etrafında kesişen hikayesini anlatıyor.

Guei, köyünden iş için Pekin'e gelmiş ve bir akrabasının yanında kalmaktadır. Bir bisikletli kurye firmasında iş bulduğunda ve -çalışarak ödeyecek de olsa- bir bisiklet sahibi olduğunda neredeyse hayatı kurtulmuş gibi sevinir. Üstelik verilen bisiklet de Pekin sokalarında sıkça rastlanan sıradan bir bisiklet değildir. Bir yandan da, akrabasının bakkalının hemen arkasındaki zenginlerin konutlarında gördüğü bir kız onu ümitsiz ve derin hayallere daldırır. Daha bir ayı oldurmadan bisiklete sahip olacak kadar çalışmıştır. Ancak işler umduğu gibi gitmez ve garip bir teslimat sırasında bisikletini çaldırır. Patronu her ne kadar kızsa da inadı karşısında, bisikleti bulması halinde işe geri alacağı sözünü verir. Tabii, söylemesi kolay. Pekin'in sokaklarında Amsterdam'ın onlarca katı bisiklet dolaşmaktadır :) Ama Guei azimlidir...

Burada Jian'ın yaşamına konuk oluruz. Kız kardeşi, annesi ve babasıyla fakir bir semtte, basit bir evde yaşamaktadır. Lisede okuyan Jian'a yıllardır söz verilen ama alınmayan bisiklet, bu kez de kız kardeşinin daha iyi bir okula gitmesi bahanesiyle alınmamaktadır. Ama Jian meseleyi kendi yöntemiyle çözmüştür. Evet, Guei'nin bisikleti Jian'dadır. Böylece hem bisikletli arkadaşları arasında yerini sağlamlaştırır. Hem de okula gidip gelirken kız arkadaşı ile beraber bisiklet sürebilecektir. Ama bu da uzun sürmez...

Guei bisikletinin izini bulur ve geri alır (çalar). Ama Jian arkadaşlarıyla onu yakalar. Her ikisi de diğerine hırsız demektedir. Jian'ın ailesi ve arkadaşları kimin hırsız olduğu konusunda karar veremezler. Bizler de Jian'ın durumu için kararsız kalırız. Filmi izleyecek olanlar için burada kesiyorum.

Film, günümüz Pekin'inden sosyal ve ekonomik bir kesit sunuyor. İki ana karakter, farklı gerekçelerle bir bisikletin iki tekerine sıkıca sarılmış ve bırakmıyor. Bu 'sıkıca sarılma' mecazi değil, özellikle Guei için :) Bisiklet, birisi için hayatını idame ettirme aracı iken diğeri için bir sosyal statü aracı haline gelmiş. Filmde şiddete nasıl kolay başvurulabildiği de vurgulanmış denebilir ama bizim için sıradışı bir durum değil.

İyi seyirler...


4 Ekim 2016 Salı

Sinema: Breaking Away

1979 yapımı bir Amerikan filmi Breaking Away. 35 yıllık bir film olunca başrollerdeki tanıdığımız isimlerin oldukça genç halleri var karşımızda, Dennis Quaid ve Dennis Christopher gibi. Özellikle Christopher başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Bilindik bir tema, farklı sınıftan gençlerin mücadelesi etrafında küçük bir Amerikan şehrindeki yaşam, aile içi ilişkiler, dayanışma, dürüstlük-yalan, özgür gençlikten sorumlu yetişkinliğe geçiş sancıları vb. konular işlenmiş.

Büyük bir üniversite kampüsünün bulunduğu küçük bir şehirde yaşayan Dave ve üç arkadaşı, liseden mezun olunca kendilerini amaçsız, boşlukta ve hayatta ne yapacaklarını bilemez bulurlar. Karşılarında ise şehrin gençlerini -babalarının mesleklerinden dolayı- "cutters" diyerek ayrı ve aşağı gören zengin üniversite öğrencileri vardır. Güzel günlerin geride kaldığını, artık bir baltaya sap olmanın zamanı geldiğini anladıklarında hiçbiri kendisinde yeterli motivasyonu bulamaz ve bir yıkım yaşarlar. Onlar için bir başlangıç, bir kıvılcım gerekmektedir. Üniversitede yapılacak olan bisiklet yarışına dışarıdan (yani "cutters" arasından) bir takımın katılımına izin verilecektir. Bu, dört kafadar için kendilerini ispat edebilecekleri bir fırsat olur.

İyi anlaşan dört arkadaş aslında pokerdeki beş benzemez gibidir. Hepsi farklı karakterlere sahiptir. Ön plandaki Dave kendine bir hayal dünyası kurmuştur. Bu dünyada kendini İtalyan bir bisiklet şampiyonu olarak hayal eder, ailesiyle İtalyanca konuşur, babasının muhalefetine rağmen annesine İtalyan yemekleri yaptırır, aryalar dinler. Bu hayal dünyası ile kendini bir değişim öğrencisi gibi tanıtarak üniversiteli bir kız arkadaş bile bulur. Şehre ünlü İtalyan takımı Cinzano'nun gelip bir yarışa katılacağını duyunca tüm enerjisini bu yarış için toplar. Ancak yarışta İtalyanlardan gördüğü "yakın" ilgi sonucu büyük bir hüsran yaşar ve gördüğü rüyadan uyanır. Kız arkadaşını da kaybeder. Anne, Dave'i her yönüyle desteklerken araba satıcısı baba ise oğlunun hallerinden hoşnut değildir. Üniversiteye gitmesini veya çalışmasını ister. Benzer bir durum ağabeyi polis olan Mike'da da vardır. Ağabeyi bir an önce ayaklarının yere basmasını istemektedir. Moocher ise kız arkadaşı ile evlenme noktasına gelmiş ama kafası arkadaşlarından ayrılmak konusunda çok da net değildir. Cyril ise artık sonun geldiğini ilk kavrayandır.

Dört çocuğun da babası şehrin çoğunluğu gibi taş ocaklarında çalışmış, ocaklar kapanınca başka işlere yönelmiştir. İlginç olan ise sonradan kendilerini ve çocuklarını bu kadar rahatsız edecek olan üniversitenin inşaatı için taş kesmiş olmalarıdır. Onlar travmayı kolay atlatmış veya derinlere itmiştir ama çocuklar için durum biraz daha ciddidir.

Beklendiği gibi Hollywood tarzı, klasik bir finali var ama sıkılmadan izlenebilecek eğlenceli film.



21 Eylül 2016 Çarşamba

Harddiskte unutulmuş bir tur yazısı: Eski Diyarbakır Yolu

Bu turu Ekim 2014'te yapmışız, sonra paylaşmayı unutmuşuz. Kıyıda kenarda unutulmasın diye ekliyorum.

***

Adını Kinederiş köyünden alan Kinederiş rampası, Elazığ'dan Diyarbakır yönüne giderken, evvela Bingöl yol ayrımını, ardından havaalanı kavşağını geçtikten sonra karşınıza çıkan rampadır. Yaklaşık 7 kilometrelik bir tırmanışın ardından sizi Sivrice gölü selamlar. Bu manzarayı haketmişsinizdir artık. Hele ki bisikletle aştıysanız Kinederiş'i...

Planımız, ilk gün Elazığ'dan yola çıkıp Sivrice'ye varmak. İkinci gün ise Sivrice'den başlayıp, Eski Diyarbakır Yolu'nu aşarak Mollakendi üzerinden Elazığ'a dönmek. Ekibimiz ise şöyle:


Sabah 9'da başlamıştı yolculuğumuz. Kampüste buluşup, çıkıştaki börekçide kahvaltımızı yaparken, yanımızdaki masalarda oturan insanları görünce halime bir kez daha şükretmiştim bir tuzu-kuru-keyif-adamı olarak. O gün Ziraat Bankasının veznedar alım sınavı vardı. Ben iki porsiyon böreği çiğnemeden yutarken, önündeki poğaçadan bir parça alıp bırakanlar... Sınav heyecanı iştah kaçırıyor.

Yola çıkma vakti gelmişti. Tekerlerimizin basıncını kontrol edip vurduk kendimizi yollara.


Hava ilk bakışta kapalı gibi görünse de aslında sadece puslu bir hava vardı. Hava durumu, öğleden sonra bulutlu bir hava ve aralıklı yağışlar öngörüyordu. Öğleden önce rahattık yani.

Sivrice'ye vardığımızda öğlen olmuştu. Top, kola ve şekirdeğimizi alıp göl kenarına inmiştik. İki maç yaptıktan sonra -planımızın biraz dışına çıkarak- geceyi Gezin'de geçirmeye karar verdik. Gittikçe kapanan hava, yağmakla yağmamak arasında gidip gelirken, günün ilk teker patlağı, rehabilitasyon merkezinin yanında buldu bizi.


Hava kararmaya başladığında Gezin'e yaklaşmıştık. Hava iyice serinlemiş, yağmur çiselemeye başlamıştı.


Turlarda zorda kalmadıkça konserve yeme taraftarı değilim. Arkadaşlarım da benimle aynı fikirde. İlk lokantaya girip karnımızı iyice doyurduktan sonra gecceyi geçirecek yer aramaya başlamıştık. Sezonu çoktankapatmış olan Gezin, bir uçtan bir ıssız bir kamp alanı gibiydi. Biz de göl kenarındaki mesire yerindeki bir çardakta geceyi geçirmeye karar verdik.

Gecenin sürprizi nargileydi. Her ne kadar sigara ve nargile gibi keyif verici maddeleri sevmesem de bunların içildiği ortamda bulunmaktan imtina etmem. Hatta nargilenin kokusu fazla tahrik ediciyse marpucu kapıp bir-iki nefes çekmek de hoş olur. Burak'ın Elazığ'dan beri taşıdığı nargile, o akşam sohbetimize ayrı bir tat katmıştı. Sıra tulumlara girip çardak altında istiflenmeye gelince, sohbetin ikinci devresi de başladı.


Sohbet bir yerden sonra öyle çekici bir hal almış olmalı ki, gecenin misafiride karanlıkta bulmuştu bizi.


Öyle durduğuna bakmayın. Yarım saat içinde matımı nasıl ele geçirdiğini bir görmeliydiniz!


Böyle sevimli misafirleri aç ve açıkta bırakıp giderken hep aynı düşünce beynimde dönüp durur: Ah ulan bahçeli bir evim olacaktı ki!

Yıllar evvel, Konya'da çalışırken işe dolmuşla giderdim. Bir gün yanımda oturan bir dede, kentsel dönüşümle eski müstakil evlerin yerine inşa edilen kocaman sitelerden birini gösterip bir kelime söylemişti, hâlâ aklımdadır:
-Hapishane.

Mat arkadaşımı ezmeden, yarı uyur yarı uyanık geçirdiğim gecenin ardından ikinci güne başladık.


Akşam yemeğini yediğimiz yerde kahvaltılarımızı da yaptıktan sonra parçalı bulutlu bir gökyüzünün altında bastık pedala.


Eski Diyarbakır Yolu, gölün kıyısından başlayıp dağları aşarak Mollakendi beldesine ulaşıyor.


Böyle yolları gördüğümde aklıma eşkiya hikayeleri, gözümün önüne de kurbanını bekleyen eşkiyalar gelir.


Mollakendi'ye varmadan Dereağzı köyünden geçiyoruz.


Toprak yolda sürüp de kaza yapmadan olur mu? Günün şanssızı Felemez, turdaki ilk ve tek kazayı gülerek atlattı.


Daha sonrası mı? Mollakendi, zift dökülüp öylece bırakılmış yol, zifte bulanmış bisikletler ve sonunda Elazığ.

20 Eylül 2016 Salı

Rockrider 5.1 ile Rockrider 340 arasında ne fark var?

Belki Rockrider 5.1 ile 340 arasında kalmışsınızdır. İlk bakışta aralarında fark yok gibi görünse de yalnızca birkaç parçanın değişmemiş olduğunu görüyorsunuz. Yani ben gördüm. Aferin bana. Bravo.

18 Eylül 2016 Pazar

Atlas'tan bir Munzur yazısı: Ak Munzur Ak

Görsellere sağ tuşla tıklayıp "Yeni sekmede aç" derseniz orijinal boyutlarında rahatça okuyabilirsiniz.