25 Ocak 2016 Pazartesi

Allah affetsin, bir an acayip gaza geldim

Aşağıdaki yazıyı, gencecik bir forum sitesi olan forumbisiklet.com'da "Uluslararası turlar: Keyif mi eziyet mi?" adlı bir başlıkta, gecenin 3'ünde yazmıştım. Paylaşmaya değer bulduğumdan buraya da kopyaladım.

***

Her ne kadar yurt dışında bisiklet sürmemiş olsam da, bu konuda -birazcık- akıl fikir sunacak kadar gezi kitabı okudum, yerli-yabancı gezginle tanıştım, bisiklet turu yaptım efendim. 


Bisiklet turu, bir omzunuzda eziyet, diğer omzunuzda ise keyif taşıdığımız bir seyahat seçeneği, malûmunuz. Bu doğru. Yalnız benim kafamı -uzun zamandır- kurcalayan bir soru var: Aldığımız keyif ve çektiğimiz eziyet ne kadar samimi? (ve soruyu biraz uzatayım: Ne kadar gerçek?)

***

"Aaa, olur mu canım öyle şey? Eziyet çekiyoruz işte, bak!" diyen de olabilir. Doğru. Burada beni böyle kesin konuşmaya iten, benim çok büyük anlamlar yüklediğim (hatta ara sıra "kutsal kitap" addettiğim (hâşâ de lan, forumcak çarpılıcaz, it!)), pek az bilinen bir kitap: Deniz Çingenesi (Kitap hakkında, yazmakta biraz acele ettiğim, ve tekrar oturup ekleme çıkarmalar yapmaya üşendiğim bir "review" için: http://www.turcubaba.com/2014/09/dort-dunya-turu-dort-kitap-2-deniz.html ). 

Ve bir insan, başkaları için sıradan sayılabilecek bir kitaba "kutsal" sıfatını uygun görüyorsa, onu yazanı da "ulu" bir varlık ilân ediyor. "Eee, kısa kes." diyeniniz de olabilir. Kısa kesemem ama ben. Hem de en heyecanlı yerinde, kısa kesmek! Olacak iş mi?

Kısa kesemiyorum efendim. Bu konu mühim çünkü. Ne diyorduk? Evet, samimiyet diyorduk (bravo, dikkatliymişsiniz.) Bu dikkatinizi biraz daha uyaracak bir cümle kurayım: Fotoğraf makinesinin dahil olduğu bir tur, yapmacıktır. Evet, evet; yapmacık. Bakın ne diyor Eralp Akkoyunlu (a.s.):

"Ertesi gün fırtınanın geleceğini, okyanustaki gemilerin telsizlerinden haber aldığımda, her zorlu görevden önce yaptığım gibi, Yosun'un güvertesinde, yalnızca benim için batan güneşi bir kadeh şarap eşliğinde izledim."

Ne diyor? İzlemiş. Neyi? Batan güneşi. Fotoğrafını mı çekmiş? Hayır, yalnızca izlemiş. Ama olur mu efendim? Fotoğraf çekmeden olur mu? Olur. Fotoğraf dediğimizin yüz elli yıllık mazisi var. Pekâlâ güneşin batışının? Ya da yelkenli teknelerin? Pekâlâ, şarabın? Fotoğrafı, bunların arasında nasıl bir yere yerleştirebilirsiniz? O anda "fotoğraf" ayak altında dolaşan bir çocuk değildir de nedir? 

Dediklerinizin mânâsı yok. 21. yüzyılda yaşıyoruz ve çektiğimiz eziyeti de tattığımız keyfi de paylaşmaya hakkımız var! Buna itirazım yok. Yalnız benim de kendi tariflerimi yapmaya hakkım var. Osman Atasoy, Rahmi Koç'un Dünya turuna "Böyle lüks içinde Dünya turu yapılmaz!" dediğinde kimse bir şey diyemezdi ona. Ne diyordum? Ha, evet, samimiyet. Bunu bana Kars yolunda karşılaştığım Fransız bisikletçi bir kez daha hatırlatmıştı. Yanında fotoğraf makinesi yoktu efendim, inanabiliyor musunuz? Sen tut, Fransa'nın dağından Dünya'yı gezmek gâyesiyle yola çık ve tek bir fotoğraf çekme. Pekâlâ nasıl hatırlayacak gördüklerini? Kâğıt ve kalem ile. Fotoğrafla değil, binlerce yıllık yöntemle, yazarak, çizerek. Entelektüel bir insan gibi, yıllar süren yolculuğunda kendi edebî gelişimini tamamlayarak. Bunu kaçımız yapıyor? Ben bir kere denedim efendim. Becerebildim birazcık. Ama olgun değildim yeterince. Yine fotoğraf makineme sarıldım, fotoğrafını çektim kiliselerin, kalelerin, camilerin. Bunu ancak olgun insanlar sürdürebilir, ben yapamadım.

[​IMG]

Ama haksızlık etmeyeyim, şimdilik yapamadım. Tek fotoğraf çekmeden tamamlayabilirsem bir turu, o zaman hayatımda bir şeyleri değiştirdiğimi, artık "başkalarına herhangi bir şey gösterme kaygısı gütmeden", sadece kendim için bir şey yaptığımı anlayacağım. 

Olgunluk diyordum. Bana Eralp Akkoyunlu (a.s.) bu olgunluğu tanımladı. "Fotoğraf yok!" diyordu Poseidon (c.c.)'un resûlü. İzliyordu, yalnızca izliyordu. Ve not tutuyordu defterine. Dönüşünde Sadun Boro (a.s.) boğazına yapışıp "Bu seyahatin kitabını yazacaksın ulan!" demeseydi yazmazdı kutsal kitabı (peygamberler arasında böyle tatsızlıklar olmamalıydı, ama ikisi de ihtiyarlamıştı, bu durumlar normaldi). 

Ve onlar olgundu efendim. Yaşadıklarını yalnızca onlar yaşadılar. Başkalarını umursamadılar; güneş onlar için doğdu, onlar için battı. Bunu yaparken haklıydılar.

Ve biz, yirmi birinci yüzyılda, eziyetimizi de keyfimizi de kendimize saklamadık. Değersiz şeylermiş gibi dağıttık insanlara. Ölünce mümkün olsa onu da paylaşacaktık. 

Sonuçta yalan bizim "sözde" duygularımız. Eralp Akkoyunlu (a.s.) ölünce bir şeyler eksildi, Sadun Boro (a.s.) de ayrılınca aramızdan, bir devir kapandı.

4 yorum:

  1. Sen yine de yaz Turcu Baba. Sen bizi yazısız bırakırsan gelecek kuşaklar neler edecek? Kim onlara yol gösterecek?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sen emret Kaptan Paşa, yazarız (Sadun Boro'ya böyle dermiş Eralp Akkoyunlu).

      Sil
  2. Bu konuda kafa yormuşluğum vardır. Yazdıklarımı çok okuyan yok biliyorum. Az da olsa; “Yazını okuyunca, kendimi oradaymış gibi hissettim.” diyenler oluyor. Yolda fotoğrafını çekebilmemin mümkün olmadığı öyle anlar oluyor ki... o anki ruh halimi hiç bir fotoğraf anlatamaz, bunu kelimelerle belki bir nebze anlatabiliyorum. Oradaymış gibi hissini fotoğrafa bakarak ne alabilirim; ne de bu hissi fotoğrafla verebilirim. Hem, her ayrıntıyı fotoğraflamak hem zor hem de o anı bütünüyle yaşamamı engelliyor; bu yüzden daha az fotoğraf çekmeliyim diyorum zaman zaman. Okuyarak fotoğrafı zihinde oluşturmak en güzeli gibi... Yine hiçbir şekilde ses vermezsen sendeki sende, bendeki bende kalır. Sendekinin bana ulaşmasının yolu bir şekilde ses çıkarmaktır. Sonuç olarak şiir güzeldir. Şair hissettiklerini, dizelere dökmeseydi şiir olmazdı…

    YanıtlaSil
  3. bende istanbuldan tekirdağa tura çıkmıştım ve fotoğraf makinesi almamıştım yanıma çadırda oturup yazıyodum yaşadıklarımı.maalesef kalça ağrısından ve güneş yanıkları yüzünden geri dönmek zorunda kaldım geriye bir tek kardeşimin beni arabayla gelip alırken çektiği fotoğraf kaldı.

    YanıtlaSil