21 Eylül 2016 Çarşamba

Harddiskte unutulmuş bir tur yazısı: Eski Diyarbakır Yolu

Bu turu Ekim 2014'te yapmışız, sonra paylaşmayı unutmuşuz. Kıyıda kenarda unutulmasın diye ekliyorum.

***

Adını Kinederiş köyünden alan Kinederiş rampası, Elazığ'dan Diyarbakır yönüne giderken, evvela Bingöl yol ayrımını, ardından havaalanı kavşağını geçtikten sonra karşınıza çıkan rampadır. Yaklaşık 7 kilometrelik bir tırmanışın ardından sizi Sivrice gölü selamlar. Bu manzarayı haketmişsinizdir artık. Hele ki bisikletle aştıysanız Kinederiş'i...

Planımız, ilk gün Elazığ'dan yola çıkıp Sivrice'ye varmak. İkinci gün ise Sivrice'den başlayıp, Eski Diyarbakır Yolu'nu aşarak Mollakendi üzerinden Elazığ'a dönmek. Ekibimiz ise şöyle:


Sabah 9'da başlamıştı yolculuğumuz. Kampüste buluşup, çıkıştaki börekçide kahvaltımızı yaparken, yanımızdaki masalarda oturan insanları görünce halime bir kez daha şükretmiştim bir tuzu-kuru-keyif-adamı olarak. O gün Ziraat Bankasının veznedar alım sınavı vardı. Ben iki porsiyon böreği çiğnemeden yutarken, önündeki poğaçadan bir parça alıp bırakanlar... Sınav heyecanı iştah kaçırıyor.

Yola çıkma vakti gelmişti. Tekerlerimizin basıncını kontrol edip vurduk kendimizi yollara.


Hava ilk bakışta kapalı gibi görünse de aslında sadece puslu bir hava vardı. Hava durumu, öğleden sonra bulutlu bir hava ve aralıklı yağışlar öngörüyordu. Öğleden önce rahattık yani.

Sivrice'ye vardığımızda öğlen olmuştu. Top, kola ve şekirdeğimizi alıp göl kenarına inmiştik. İki maç yaptıktan sonra -planımızın biraz dışına çıkarak- geceyi Gezin'de geçirmeye karar verdik. Gittikçe kapanan hava, yağmakla yağmamak arasında gidip gelirken, günün ilk teker patlağı, rehabilitasyon merkezinin yanında buldu bizi.


Hava kararmaya başladığında Gezin'e yaklaşmıştık. Hava iyice serinlemiş, yağmur çiselemeye başlamıştı.


Turlarda zorda kalmadıkça konserve yeme taraftarı değilim. Arkadaşlarım da benimle aynı fikirde. İlk lokantaya girip karnımızı iyice doyurduktan sonra gecceyi geçirecek yer aramaya başlamıştık. Sezonu çoktankapatmış olan Gezin, bir uçtan bir ıssız bir kamp alanı gibiydi. Biz de göl kenarındaki mesire yerindeki bir çardakta geceyi geçirmeye karar verdik.

Gecenin sürprizi nargileydi. Her ne kadar sigara ve nargile gibi keyif verici maddeleri sevmesem de bunların içildiği ortamda bulunmaktan imtina etmem. Hatta nargilenin kokusu fazla tahrik ediciyse marpucu kapıp bir-iki nefes çekmek de hoş olur. Burak'ın Elazığ'dan beri taşıdığı nargile, o akşam sohbetimize ayrı bir tat katmıştı. Sıra tulumlara girip çardak altında istiflenmeye gelince, sohbetin ikinci devresi de başladı.


Sohbet bir yerden sonra öyle çekici bir hal almış olmalı ki, gecenin misafiride karanlıkta bulmuştu bizi.


Öyle durduğuna bakmayın. Yarım saat içinde matımı nasıl ele geçirdiğini bir görmeliydiniz!


Böyle sevimli misafirleri aç ve açıkta bırakıp giderken hep aynı düşünce beynimde dönüp durur: Ah ulan bahçeli bir evim olacaktı ki!

Yıllar evvel, Konya'da çalışırken işe dolmuşla giderdim. Bir gün yanımda oturan bir dede, kentsel dönüşümle eski müstakil evlerin yerine inşa edilen kocaman sitelerden birini gösterip bir kelime söylemişti, hâlâ aklımdadır:
-Hapishane.

Mat arkadaşımı ezmeden, yarı uyur yarı uyanık geçirdiğim gecenin ardından ikinci güne başladık.


Akşam yemeğini yediğimiz yerde kahvaltılarımızı da yaptıktan sonra parçalı bulutlu bir gökyüzünün altında bastık pedala.


Eski Diyarbakır Yolu, gölün kıyısından başlayıp dağları aşarak Mollakendi beldesine ulaşıyor.


Böyle yolları gördüğümde aklıma eşkiya hikayeleri, gözümün önüne de kurbanını bekleyen eşkiyalar gelir.


Mollakendi'ye varmadan Dereağzı köyünden geçiyoruz.


Toprak yolda sürüp de kaza yapmadan olur mu? Günün şanssızı Felemez, turdaki ilk ve tek kazayı gülerek atlattı.


Daha sonrası mı? Mollakendi, zift dökülüp öylece bırakılmış yol, zifte bulanmış bisikletler ve sonunda Elazığ.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder