18 Eylül 2016 Pazar

Munzur'la akmak: Bisikletle Ovacık Turu

"Taraçaya serdiler yatağımı. 
Altımda yün yatak, kulağımda Kırklar suyu. 
Hangi düş için uyursan uyu"
Tevfik Taş

-Okey aç da oynayalım ulan eşşoğlueşşek.

Babamın fırçasıyla yerimden zıplıyorum. Bilgisayara oyunu yüklediğim güne söverek klasörleri kapatıp Atlas dergisinin 20 yıllık arşiv cd'sini zarfına koyuyorum. Merhum Cüneyt Oğuztüzün'ün Munzur'u anlatan bir yazısı vardı. Ne ara onu ararken yeşil yedilinin gelmesini beklemeye başladım?

Hava kararıyor. Daha da kararıyor. Gözlerim pes edecek, yeşil yedilinin geleceği de yok. Babamın da uykusu gelmiş. Hem yarın bayram, namaza gidecek, erken kalkmalı. Anlaşıp odalarımıza çekiliyoruz. Yazıyı okuyamadan uykuya dalıyorum.

Sabah beşte kalkıp hazırlanıyorum. Ali babayla ağbimin dükkanında buluşacağız. Oradan Hozat Garajı'na geçip 6:30'daki minibüsümüze bisikletleri yerleştireceğiz. 


Sabah babamın kalk-ulan'ıyla dikiliyorum. Malzemeler hazır. Her şeyi unutabilirim de Soner ağbinin alyan çakısını unutmam. Sanki bütün dünyayı söküp takabilecekmişim gibi güven veriyor cebimde olması.


Bisikletleri yerleştirip koltuklarımıza kuruluyoruz. Kahvaltıyı Pertek feriborunda yapacağız. Buranın vapur nostaljisi de bu. Tamam, belki bir İstanbul değil, belki kıtadan kıtaya geçmiyoruz ama birbirine bu kadar yakın iki şehirdeki, Elazığ ve Tunceli'deki, kültür farkını görünce kıtaları aşmış kadar oluyoruz.


Feribot dönmeye başlayınca Pertek Kalesi'ne selam durmak, en azından çay bardağıyla selam vermek gerekiyor. Ben yokken, biz yokken, Keban Barajı yokken, ve baraj gölü, sadece Fırat'la Murat varken o vardı. Hâlâ var. Biz yokken de olmaya devam edecek. Selam vermeyelim mi?


Feribot ağır ağır ilerliyor. O kadar ağır, o kadar hantal ki hiç batmayacak gibi geliyor insana. Ama öyle değil. Zamanın birinde, Karakaya baraj gölünde karpuz kamyonlarıyla yüklü bir feribotun battığını, 13 kişinin de o kazada öldüğünü bilince, olabilecekleri bir an düşünmüyor değilim.


Ve Ali... Kendisiyle tanışın. Bu ara beni gaza getiren yegâne insan. 


Ali'yle bisikletlerimizi iki dakikada kurup yola koyuluyoruz. Planımızda gidişe ve dönüşe dörder saat ayırmışız. Munzur suyu Ovacık'tan Tunceli'ye -buradan sonra Dersim diyeceğim- aktığı için gidişte belli bir tırmanış olduğunu tahmin edersiniz. Orada harcadığımız fazla süreyi de dönüşte daha hızlı sürerek kapatmayı planlıyoruz.


Ali'nin performansı benden daha iyi. Ben ne zamandır 10 kilometreden fazla sürmemiştim. Şimdi ha deyince 15 kilometre sürmek biraz zorlayacaktı. Galiba bana biraz sabretmesi gerekiyordu, sabretti de.


Yalnızca kötü performansıma sabretmekle kalmadı, içimdeki "Büyüyünce bir Cüneyt Oğuztüzün, bir Turgut Tarhan olacağım!" fikrine de sabretti. Eğer beceremezsem, o zaman hesap sorma hakkını gizli tutmaktadır.


Bazen Munzur'un dibinden, bazen de onu doyasıya görmemizi sağlayan yamaçlardan giden bir yolda sürmek herkese nasip olamıyor, bazılarına nasip oluyor, bazılarına da nasip olmasına rağmen "Ama orada terör var ya :(" deniyor. Ve o vadide neyi görmek istiyorsanız onu görüyorsunuz. Ben Cüneyt Oğuztüzün'ü göremesem de onun durduğu yerde durup onun gördüğü manzarayı görüyorum. 


Yukarıdaki fotoğrafın çekildiği nokta belki de Munzur vadisinin en güzel yerlerinden biri. Aşağıda Cüneyt oğuztüzün ve Turgut Tarhan'ın aynı noktadan çektikleri fotoğrafları görüyorsunuz.

Cüneyt Oğuztüzün

Turgut Tarhan

Yolda jandarma karakollarını da görüyoruz. Dikkatli bakarsanız siz de fotoğraftaki karakolu görebilirsiniz.


Munzur'un rengi de görmeye değer. Zümrüt yeşili gibi ama yanında kar beyazı da var. 


Ve bunların yanında bir de propaganda siyahı var. Genelde yakılan araçlardan çıkan is bu renkte oluyor. Ona da yok diyen olmaz. Bu yolun riskleri var.


Munzur vadisi bir yere benziyor. Benziyor ama nereye? Yolların pek düşmediği, yolu düşeni de kendine hayran bırakan bir yer. İkisinde de baraj planları -ve barajlar- yapılıyor/yapıldı. İkisinde yaşayanların da okuyanı çok. İkisinin halkı da suyuna sahip çıkıyor, ayaklanıyor. Evet, bildiniz: Çoruh.


Çoruh vadisi artık bisiklet sürülecek halde değil. Hafriyat kamyonları, toz toprak, tüneller. Munzur'un insanı sert. Baraj çalışmaları balşadığında hafriyat kamyonunun şoförünü dövmüşler. Adamın ağzı burnu patlamış. Benim de tekerim patladı. 


Munzur buranın hayatı, efsanesi, her şeyi. 


Ovacık dediğinizde "Gözeleri gör mutlaka!" diyenler o kadar çok ki. Az kaldı. Gözelere varana dek manzaraya doyuyoruz. Hız ortalamamız 21 km/h. Her şey yolunda.


Yol boyunca yakıtımız fıstıklı lokum. Ali ağzının tadını biliyor. Benim aldığım jelibonlar onun lokumları yanında yapay kalıyor.


Yolda bazı köylerden geçiyoruz. Vadinin dibinden yükseklere taşınmış bir jandarma karakolunun izledi hâlâ duruyor, bir bariyer, bir de tabela: Farları söndür, iç lambayı yak.

Sonra düzlükler başlıyor. Yavaş yavaş Ovacık'a yaklaşıyoruz.


Neredeyse kimseyi görmediğimiz yolun sonunda birçok araç, gölgede mangalını yapan, içen, yüzen insanlar, gözlemeciler, hediyelik eşya satıcıları, kitapçılar görünce şaşırıyorum. Ali daha evvel gelmiş, alışık. Birkaç gözleme yedikten sonra gözelere yürüyoruz. Zamanında mtb spd'si almadığım için bir kez daha pişman oluyorum. Yol ayakkabılarıyla iki şeye kalkışmamalı: Alaturka tuvalete -afedersiniz- sıçmak ve kayalık zeminde yürümek (ikincisinden pek emin değilim).

Şimdi gözeleri merak ediyor olabilirsiniz. Ben de merak ediyordum, gittim, gördüm.  Siz de gidin görün. 

Dönüş yolu başlıyor. Bismillah, yolun başında trafik kazası. 34 ve 61 plakalı iki araç çarpışmış. İkisi de kendisinin haklı olduğunu düşünüyor. Hem de %100. Minibüsçünün haksız olduğuna kanaat getiriyorum, ama bunu dillendimemek lazım. Durum taraftar kazanıp üstünlük peşinde koşmaya kadar gider. "Bu mevsimde ne güzel olur Ovacık'ta kaza tutanağı doldurmak!" diyerek yola koyuluyoruz.


Fatih Mehmet Maçoğlu'nu duymuşsunuzdur. Ovacık'ın belediye başkanı. Kendisi TKP-DHF (Demokratik Haklar Federasyonu) dayanışmasıyla yerel seçimleri kazanmıştı. Güzel işler yapıyor Ovacık'ta.

İşte bu DHF o DHF.


Birçok üç harfli örgüt, federasyon, platform ve filan falanların arasından Ovacık'a doğru yola düşüyoruz. Gözeler ile Ovacık arası eziyet gibi. Gidiyorsun ama aynı zamanda gitmiyormuşsun gibi. Bir ovanın ortası. Kenarda ekin tarlaları yok, taşlı tarlalar var. 


Dersim'de dikkatimi çeken şey şu: Bisikletliyseniz, hiçbir şoför sizi kornayla yerinizden zıplatmıyor. O virajlı yollarda sizi geçebileceği uygun bir alan bulana dek arkanızda sakin sakin geliyorlar. Sabredemeyenler de hep yabancı plakalar, Mersin, İzmir, İstanbul filan.


Sonunda o sıkıcı yolu atlatıp Ovacık'a varıyoruz. Fazla vaktimiz yok. Ama bir yerde durmadan edemiyorum: Haziran ayında bombalı araçla saldırılan lojmanlar. Hâlâ o günkü gibi duruyor. Bir ay içinde aynı şekilde saldırılmış iki bina görmek hırpalıyor insanı.


Dönüş yolumuzda daha hızlıyız. O kadar hızlıyız ki, gelirken yanından geçtiğimiz inekler aynı yerde takılıyorlar.


Ağaç da aynı yerde. 


Manzara güzel, fotoğraf çekerken dinlenmek de öyle. Ancak böyle dar ve derin vadilerde güneş erkenden kaybolur ortalıktan. Hem bu sebepten, hem de Dersim'in merkezine daha erken varıp biraz dinlenmek için daha az duruyoruz.


Munzur'un debisi, mevsimden dolayı azalmış. Gözeler'de de fark edilen bu azalma, yol boyunca kayaların üzerindeki izlerden belli oluyor. Ağır ağır aksa da çevresine hayat vermeye devam ediyor.


"Burası İsviçre desem hepiniz beğenirdiniz ama, burası..."

Gelin görün işte.


Gelin görün ki büyülenin. Aklınızdan çıkmasın. Ali daha evvel kaç kez gelmiş, bisikletle, otostopla... Beni de o getirdi, ben de sizi getiririm belki.


Gölgeler uzamaya, vadi karanlıklaşmaya başladıkça hızlanıyoruz. Suya yaklaştıkça hava buz kesiyor. Durunca kara sinekler bacağımıza yapışıp hart diye ısırıyor. 


Güneşin batmasına bir saat varken merkeze varıyoruz. Birer bira biraz da fıstık alıp şehir merkezinde etrafı izliyoruz. Bayramımız şimdi daha bayram. Yaşanacak yerler arasına Dersim'i de eklemeyi düşünüyorum. Sinop bir, Konya iki, Dersim üç, Elazığ beş... 

Minibüsün bagajına bisikletlerimizi yetleştiriyoruz. Kalender şoförümüz de yerdım ediyor. Bagaj size özel, diyor, başkası bir şey koymayacak, bisikletleriniz zarar görmesin.

Yolda bir köpeğe bir de acemi şoföre çarpmaktan son anda kurtuluyor, feribota varıyoruz.


Kantinci kilitleyip gitmiş. Önce kızıyoruz, sonra bayram olduğu, saatin de geç olduğu geliyor aklımıza. Adam da haklı.

Hem böyle bir yolculuk çay olmadan da güzel.


Ali'yle birkaç gün dinlenip yeniden bir tura çıkmayı planlıyoruz. Günübirlik turlar gibisi yok.

Sağlıcakla kalın.

***

Tunceli'ye Dersim denmesine takılan arkadaşlarım olabilir. Bu konuda, mesela, Artvin'deki Hodlular Kıraathanesine girip "Siz Hod'lu değil, Yukarımadenlisiniz ulan!" diyerek masayı devirmiyorsanız, Tunceli'ye Dersim denmesine karışmayın lütfen. Yer adları hafızalardan kolay kolay silinmez.

3 yorum:

  1. Düz maşa mı o? Hani amortisörlü tercihti?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O yol piskıleti gakko, onun neresine amortisör takak :)

      Sil
    2. O zaman bir uzmanlık sorusu sorayım. Ben de sedona 410 var. Yeni aldım ayıptır söylemesi. Amartisörlü kullanıyordum önceden, pek alışamadım gibi düz maşaya. Değiştirme şansım var di mi? Şimdi sen böyle diyince bir tereddüt ettim. Gerçi benimki yol değil şehir bisikleti diye geçiyor ama yine de tereddüt ettim yani.

      Sil